Üyelik Girişi
Kategoriler
Videolar
Site Haritası
Takvim
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam53
Toplam Ziyaret407182

Murat Kaymak

Derleyen: Reyhan Oksay/ İnsanı İnsan Yapan (Başka) 10 Özellik-1

Derleyen: Reyhan Oksay/ İnsanı İnsan Yapan (Başka) 10 Özellik

İnsan tuhaf bir yaratık. Gülen, utanınca yüzü kızaran, ergenlik döneminin altüst oluşlarına çaresizce katlanan, rüya gören, başkalarını korumak adına kendi çıkarlarını göz ardı eden, sanat eserleri üreten, sanattan zevk alan, batıl itikatlarına boyun eğen, sevdiği ile öpüşen, burnunu karıştıran, insan bu davranış ve tutumlarıyla diğer hayvan ve primatlardan ayrılıyor. Bütün bu özelliklerin insanlarda niçin evrildiğini araştıran bilim adamları, her şeyden önce bunların bizleri insanlaştırdığını düşünüyor.

1-YÜZ KIZARMASI

Güven ve dürüstlüğün ifadesi mi?İnsanlar, köşeye sıkıştıkları anda yalana ve hileye başvurmaktan kendilerini alamaz. Ancak ne tuhaftır ki doğa, hem insana karşısındakini kandırma becerisini kazandırmış, hem de utançtan yüzünü kızartarak kendini ele vermesinin yolunu açmış. İnsan türünün aleyhine çalışıyor gibi görünen bu tepkinin evrilmesinin altında ne gibi bir neden yatıyor olabilir?Bu soruyu Charles Darwin de yanıtlayamamış. Tüm insanlarda bu özelliğin bulunduğuna dikkat çeken Darwin, diğer hayvan ve primatlarda yüz kızarması gibi bir özelliğin niçin ortaya çıktığını açıklamakta zorlanmıştı. Ancak kendisinden sonra gelen bilim insanları bu sorunun peşini bırakmadılar. Savlardan biri bunun bir uyutma politikası olduğu yolundaydı. Yüzü kızaran birey içinde yaşadığı toplumun egemenlerine, otoritelerini tanıdığını gösteriyordu. Daha sonraları toplumsal etkileşimin artmasıyla, yüz kızarması, suçluluk, utanç, mahcubiyet gibi daha yüksek duyguların ifadesi olarak algılandı. Yüzü kızaran birey, gerçek düşüncelerinin aslında ne kadar masum olduğunu dışa vurmuş oluyor; bu da toplumda kabul edilebilir olmasını sağlıyordu. Kadınların erkeklere oranla yüzlerinin daha fazla kızardığına dikkat çeken San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden V.S.Ramachandran, kadınların bu şekilde namus ve sadakat gibi erdemlere sahip olduklarını karşılarındakine gösterdiğini ileri sürüyor. Ramachandran, “Yüzü kızaran kadın, eşine kendisini aldatmayacağını, adatmaya kalkıştığında da gerçeği yüzünden anlayabileceği mesajını veriyor” diyor.Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nden primatolog Frans de Waal, yüz kızarmasının karşılıklı güveni besleyen bir unsur olarak ortaya çıktığını düşünüyor. “Suratından ne düşündüğünü anlayamadığınız donuk yüzlü biriyle işbirliği yaptığınız zaman, kendisine güvenip güvenmeme konusunda tereddüt yaşarsınız. Yüz kızarması ile mahcubiyet arasında bir bağlantı kurulur kurulmaz, yüzü kızarmayan bir kişi otomatikman dezavantajlı konuma düşüyor. Çünkü utanç duygusu olmayan birine güvenilmemesi son derece doğal bir reaksiyondur” diyor.2.GÜLMEKGülme nedenlerini araştıran Baltimore’daki Maryland Üniversitesi’nden psikolog Robert R. Provine ve ekibi, çalışmanın sonunda şu sonuca vardılar: İnsanlar gerçekten komik şakalara değil, banal yorumlara gülüyor.Provine, gülmenin insan-öncesi dönemde, gıdıklama eylemine fizyolojik bir tepki olarak evrildiğine inanıyor (Current Directions in Psychological Science, vol 13, p 215). Modern maymunların, oyun esnasında gıdıklandıkları zaman atalarından miras kalan “pant-pant” sesi çıkartarak gülmelerinin devam ettirdiği görülüyor. Bu seslerin insanlardaki “ha-ha”ya dönüştüğünü ileri süren Provine, insan beyninin büyüdükçe, gülüşe güçlü bir sosyal işlev yüklediğine inanıyor. Gülme insanları birbirine kaynaştıran bir davranış. Oxford Üniversitesi’nden Robin Dunbar kahkahanın endorfin düzeyini yükselttiğini, bunun da sosyal ilişkileri güçlendirdiğini gösterdi. Provine ise gülmeyi sınıflara ayırıyor: “Birileriyle birlikte gülmek ve birisine gülmek arasında çok büyük fark var. Kendisine gülünen insan, alay edilen insan konumundadır. Bunun sonucunda ya daha uyumlu hale gelir ya da toplumdan dışlanır. Ayrıca duygusal ve doğal kahkaha ile sinirli/gergin kahkaha arasında da fark vardır.”Farklı gülme şekilleri içinde mizahın yeri yok mudur? UCLA’dan Thomas Flamson’a göre iki kişi arasında paylaşılan mizahın yarattığı kahkaha dostluğu pekiştirir. Provine genel olarak erkeklerin kadınlara göre mizaha daha yatkın olduğunu ileri sürüyor, gülme konusundaki araştırmasının şu gerçeği su yüzüne çıkarttığını söylüyor: Kadınlar genellikle mizahın karşıdan gelmesini beklerken, erkekler ise mizahı karşısındakine sunmaya yatkındır. Bu da başkalarını güldürmenin cinsel seçilimin bir parçası olarak evrildiği anlamına geliyor.3.GENİTAL BÖLGEDEKİ KILLAR3.3 milyon yıl önce kılsız olan insan vücudunda, cinsel organlar çevresinde tüylenmeler başladı. Neden?Uzun süreden beri cinsel bölgedeki kıllanmanın evrimsel kıllı geçmişimizden bizlere kalan bir miras olduğu düşünülüyordu. Ancak bu, vücudumuzun geri kalan kısmındaki kılların niçin döküldüğünü açıklamıyordu. Ta ki bu yılın başlarında University College London’dan Robin Weiss, insan evriminin bir noktasında genital bölgedeki kılların belirgin bir şekilde vücudun diğer bölgelerindeki kıllara oranla kalınlaştığına dikkat çekinceye kadar (Journal of Biology, vol 8, p 20). Bu kalınlaşmanın geçerli bir nedeni olmalıydı. Peki cinsel bölgedeki kılların gerekçesi neydi?Bu kılların avantajlarıyla ilgili pek çok iddia ortaya atıldı. Bunların içinde en popüleri, yoğun kılların koku ve soğutma bezlerinin yakınlarında toplanmasıdır. Bu şekilde kıllar cinsel olgunlaşma sinyali veren kokuların çevreye yayılmasını sağlar. Başka bir görüşe göre bunlar, kızlarda büyüyen memeler ve genişleyen kalçaların, erkeklerde ise yüzde sakalların çıkması gibi ergenlikten yetişkinliğe geçişin sinyalleri. Bir diğer görüşe göre, kıllar genital organları soğuğa ve tozlara karşı koruyor..Peki, bunun evrimi ne zaman olmuş olabilir? Gainesville’deki Florida Doğa Tarihi Müzesi’nden David Reed’in genital organ bitlerinin evrimi konusundaki çalışmasından yararlanan Weiss, bu evrimin 3.3 milyon yıl önce gerçekleşmiş olabileceğini düşünüyor. Bu dönem, insan bitinin, gorillerin kalın kılları arasında yaşayan yakın akrabalarından ayrıştığı tarihlere denk geliyor. Weiss, o tarihte kılsız olan insan vücudu, cinsel organlar çevresinde tüylenmeler yaratarak, bitlerin insana geçmesine yardımcı olabileceğini iddia ediyor. 4.ERGENLİK DÖNEMİBaşka hiçbir türde ergenlik dönemi yok. En yakın akrabalarımız büyük maymunlar bile, çocukluktan gençliğe yumuşak geçer. Öyleyse insanlar niçin on yılı ergenlik gelgitleri içinde yaşarlar?Geleneksel olarak ergenlik dönemi üreme döneminin çıraklık evresi olarak algılanır. Ancak ergenlik döneminin bundan başka işlevleri de olduğu düşünülüyor. Cambridge Üniversitesi’nden David Bainbridge iki ipucu üzerinde duruyor. Bunlardan ilki, ergenliğin evrim tarihi ile ilgili olmasıdır. Fosilleşmiş insansıların kemik ve diş fosillerinden elde edilen bulgulara göre ergenlik 800.000 ile 300.000 yıl arasında evrilmiş olabilir. Bu dönem insan beyninin boyutlarındaki ani değişime denk geliyor. Atalarımızın beyni o tarihlerde bugünkü boyutuna erişmek için son büyük gelişimini tamamlamıştı.İkinci ipucu, ergenlik döneminde insan beyninin bütününü kapsayan değişimi gösteren nörobiyoloji ve beyin görüntüleme teknolojilerinden elde ediliyor. Bainbridge bu konuda şu bilgileri veriyor: “İnsan beyninin boyutları 12 yaşındayken neyse 20 yaşında da aynıdır.. Ancak 20 yaşında bu beyin ile 12 yaşındakinden daha fazla işlem yapılıyor. Ergenlik, cinsel olgunluğa geçişten çok, insan aklının psikolojik ve sosyal etkileşimlerle baş edebilecek olgunluğa erişimi ile ilgilidir. Ergenlik döneminden geçmeden hiçbirimiz tam anlamıyla insan olamayız. Bence bu dönem insan yaşamının en önemli evresidir.”Antropolog Barry Bogin ise ergenliğe biraz daha farklı bakıyor. Loughborough’un açıklaması kız ve erkeklerin ergenliğe geçişlerindeki farktan kaynaklanıyor. Kızlar için ergenlik belirtileri daha erken başlar. Dolayısıyla üreme işlevleri tam olgunlaşmadan, cinsel açıdan olgunlaşmış gibi görünür. Bu durum kızların daha sonra elde edecekleri yeteneklerin pratiğini yapmalarına ve işbirlikleri kurmalarına olanak sağlar. Oysa erkekler, erkeksi fiziksel yapılarına kavuşmadan çok önce cinsel olarak olgunlaşır. Bogin bu ara dönemde erkek çocukların ilerideki potansiyel eşlerine cazip görünmeleri için gerekli olan yetileri kazandıklarını ileri sürüyor. Yetişkin erkeklerin kendilerini tehdit unsuru olarak görmedikleri için, çocuksu görünümündeki ergenler, sözel yaratıcılık, mizah ve sanatsal yeteneklerini geliştirecekleri bir fırsat yakalamışlardır.5-RÜYALARSigmund Freud rüyaları bilinçaltına açılan bir pencere olarak yorumluyordu. Bugün ise bilim insanlarının çoğu bu düşünceyi reddediyor. Ancak niçin rüya gördüğümüze net bir açıklama getiremiyorlar.Rüyaların yararsız olduğu söylenemez. Öncelikle duyuların işlemden geçmesinde kritik bir rol oynarlar. Son araştırmalar, gün içinde yapılan küçük şekerlemelerin duygusal anıları düzene soktuğunu gösteriyor. Uykuda hızlı göz hareketleri dönemi sayısı (REM) ne kadar fazla ise, anılar o kadar fazla işlemden geçer.Ortaya atılan savlardan biri REM rüyalarının güçlü duygusal anıların şiddetini azalttığı yönünde. Bu şekilde anıları beynimizde saklarken, bunlara eşlik eden duygular zaman içinde etkisini yitirir. REM rüyaları, ayrıca diğer tip anılara ve problem çözümlerine de yardımcı olur. İnsanlar kesintisiz bir gece uykusundan sonra bilgileri daha iyi anımsarlar. Son yıllarda rüyaların tümünün REM uykusunda olmadığı anlaşıldı. Böylece REM-dışı rüyaların da kendilerine özgü işlevleri olduğu ortaya çıktı. Boston Üniversitesi’nden Partick McNamara ve meslektaşları REM rüyalarının daha çok bir öykü kurgusuna sahip olduğunu, REM-dışı rüyalara göre daha fazla duygusallık, saldırganlık ve daha fazla sayıda yabancı karakter içerdiğini ileri sürüyor. Oysa REM-dışı rüyalar hem daha sosyal, hem de dostça bir içerik taşıyor. McNamara bu sonuçlardan yola çıkarak, REM rüyalarının negatif duygular içeren ilişkileri simüle ettiği için gerçek hayattaki şiddet içeren ilişkilerle daha iyi baş etmemizi sağladığını düşünüyor. Aynı bağlamda REM-dışı rüyaların işbirliği içeren ilişkileri desteklediğini savunuyor. Rüyalarla ilgili bir başka bulgu da, rüyaların kokular, hatta yeryüzünün jeo-manyetik alanı gibi faktörlerden etkileniyor olması. Ancak bazı rüyalarda hep aynı temanın tekrar ettiğinin ortaya çıkması ve evrensel temaların keşfi üzerine MacNamara “Bu bulgular bir çeşit rüya tabirinin mümkün olabileceğini gösteriyor” diyor.6-BAŞKALARINI DÜŞÜNME- DİĞERKÂMLIKİnsanlar karşılıksız da fedakârlık yapabilirler..İnsanların başkalarını düşünme ve fedakârlık gibi bir özelliğe sahip olmadıklarını düşünüyorsanız, “Bencil Gen”in yazarı Richard Dawkins ile aynı fikirdesiniz demektir. Richard Dawkins, “Selfish Gen” isimli kitabında insanların bencil doğduklarını, dolayısıyla cömertlik ve fedakârlık gibi kavramları sonradan öğrendiklerini savunur. Dawkins’e göre aile üyelerine iyi davranmamız diğerkâmlık kategorisine girmez, çünkü bu ilişkide karşılık bekleme esastır.Aile üyeleri biyolojik açıdan ortak genlere sahiptir; dolayısıyla onlara yardım etmekle, bizler kendi genetik çıkarlarımıza hizmet etmiş oluruz. Bu arada görünüşte diğerkâmlık gibi görünen bazı eylemler, çoğunlukla “vefa borcu ödemekten” başka bir şey değildir: “Sen benim sırtımı kaşı; ben de seninkini kaşıyayım – ama ne zaman kaşıyacağımı sorma-..”Bencillik evrimsel açıdan anlamlıdır, çünkü karşılıksız kalacağını bile bile, birine zaman ve enerji harcamak hayatta kalma açısından kişiye yarar sağlamaz. Ancak son yıllarda bu konudaki gözlemler insanların karşılıksız fedakârlık yapabileceği gerçeğini ortaya koyuyor. Bütün bu bulgular biyologların diğerkâmlığın insan doğasının bir parçası olduğu sonucunu çıkartmasına yol açıyor. Ancak kararsız kaldıkları tek nokta, diğerkâmlığın nasıl ve niçin evrildiği ile ilgili.New Jersey’deki Rutgers Üniversitesi’nden Robert Trivers’a göre saf fedakârlık bir “hatadır”. Trivers, doğal seçilimin fedakâr kişileri kayırdığına inanıyor, ancak atalarımız küçük topluluklar içinde yaşadıkları için yaptıkları fedakârlıklar eninde sonunda kendilerine dönüyordu. Oysa bugün küreselleşen dünyada, ilişkilerin pek çoğunun yabancılarla yapıldığı koşullarda fedakârlık hatalı bir tutumdur: Yaptığınız fedakârlıkların sizlere iyilik olarak geri dönme olasılığı çok düşüktür ve böylece bunlar uyumsuz davranışlar sınıfına girer (New Scientist, 12 Mart 2005, p 33). Ne var ki bu görüşü diğer bilim insanları onaylamıyor. Diğerkâmlığın genetik evrimin bir ürünü olmadığını kabul ediyor, ancak atalarımızın kültür yoluyla kendi ortamlarını şekillendirmeye başlamalarından bu yana, insan evriminin hem genetik hem de kültürel yolla gerçekleştiğine dikkat çekiyorlar. Kişilere avantaj sağlayan özellikleri kayırmanın yanı sıra, bu süreç –kendi çıkarlarını göz ardı ederek, başkalarınınkini kollamak- bir gruba diğerinden fazla avantaj sağlayabilir. Diğerkâmlık bu şekilde evrilmiş olabilir. Diğerkâmlık sosyal bağların güçlenmesinde kritik bir rol oynar. Güçlü bağlarla birbirine bağlı olan grupların hayatta kalma şansı ise daha yüksektir. 7. SANAT: HAYATTA KALMA DÜRTÜSÜ MÜ?Bugüne dek insanoğlunun sanatsal eylemlerde bulunma dürtüsünün evrim ile nasıl ilişkilendirileceği konusunda kesin bir değerlendirme henüz yapılamadı. Evrimin babası Darwin, sanatın kökenlerinin cinsel seçilimde yattığını iddia etmişti..Bazı bilim insanları da bu görüşe katılmıştı. New Mexico Üniversitesi’nden Geoffrey Miller, evrimsel uyumun ne denli yüksek bir bedel karşılığında elde edildiğini anlatmak için, sanat ile hayatta kalma dürtüsü arasındaki ilişkiyi araştırmaya başladı. Çalışmalarının sonucunda, hem genel zekânın, hem de yeni deneyimlere açık olma halinin artistik yaratıcıkla bağdaştığını ortaya çıkartan Miller, ayrıca kadınların aylık üreme döngüsünün doruk noktasındayken, yaratıcılık yeteneği gelişmiş erkekleri zengin erkeklere tercih ettiğini de keşfetti (Human Nature, vol 17, p 50). Ne var ki Miller’a göre seks tek başına sanatın evrimini açıklamaya yetmiyor; sanatın başka hangi amaçlara hizmet ettiğini de ortaya çıkartmak gerekiyor.Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden evrim psikologları John Tobby ve Leda Cosmides, estetik deneyimlerin peşinde koşma merakının, dünyanın başka yönlerini öğrenmemizde bizlere yol gösterdiğini düşünüyor. İnsan beyni, bu farklı halleri doğuştan sahip olduğu donanım ile algılayamayacağı için sanattan yardım istiyor olabilir. Auckland Üniversitesi’nden Brian Boyd da sanatın bir çeşit entelektüel oyun olduğuna ve insanları yeni ufuklara açılmaya teşvik ettiğine inanıyor.Bir başka görüşe göre sanat sosyal bir uyumdur. Seattle’daki Washington Üniversitesi’nden Ellen Dissanayake sanatın amacının bir nesne veya olayı, renk ve ritim aracılığı ile duyguları harekete geçirerek “özel kılmak” olduğunu ileri sürüyor. Dissanayake, atalarımızın bu şekilde grup bağlarını güçlendirerek hayatta kalma şansını artırdığına inanıyor. Bu “özel kılma” operasyonu önce büyü ve doğaüstü ritüeller ile başlamış, daha sonra estetik bir biçim kazanmış olabilir. Bu açıklamalardan hiçbiri estetik algısının nereden geldiğini açıklayamıyor. Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden Michael Gazzaniga, insanoğlunun biyolojik olarak simetrik tasarımlar, daha güzel görüntüleri keşfetmek için programladığını öne sürüyor.

İnsanı insan yapan (başka) 10 özellik

İnsan tuhaf bir yaratık. Gülen, utanınca yüzü kızaran, ergenlik döneminin altüst oluşlarına çaresizce katlanan, rüya gören, başkalarını korumak adına kendi çıkarlarını göz ardı eden, sanat eserleri üreten, sanattan zevk alan, batıl inançlarına boyun eğen, sevdiği ile öpüşen, burnunu karıştıran... İnsan bu davranış ve tutumlarıyla diğer hayvan ve primatlardan ayrılıyor. Bütün bu özelliklerin insanlarda niçin evrildiğini araştıran bilim adamları, her şeyden önce bunların bizleri insanlaştırdığını düşünüyor.

 

8-BATIL İNANÇ

Pek çoğumuz, evden çıkarken sağ ayağımızı önce atarak veya özel bir giysiyi giyerek güne iyi başlayacağımıza inanırız. Bunların saçma olduğunu bilsek de bu gibi boş inançları yaşantımızdan çıkartamayız. Ancak boş inançlar tamamen yararsız da değildir.

Bristol Üniversitesi’nden Bruce Hood, beyinlerimizin çevremizde düzen ve bütünlük aramak üzere evrildiğini söylüyor. Ayrıca insanoğlu nedensel deterministtir de. Başka bir deyişle olaylar ve sonuçları arasında bir nedensellik bağı olduğuna inanırız. Düzen ve neden arayışları bir araya gelince, insanoğlu batıl inançlara açık hale gelir. “Fakat bu yeteneklerin gelişimi gayet sağlam nedenlere dayanır” diye konuşan Hood, “Şüpheli neden-sonuç ilişkilerini görmek ve tepki vermek hayatta kalmak için gereklidir” diyor.

Atalarımız, çalılıkların içinden gelen hışırtıya rüzgarın neden olduğunu varsayıp, buna yaklaşan bir aslanın neden olabileceği olasılığını göz ardı etseydi, uzun süre hayatta kalamazdı. Bu bağlantıları doğru yere oturtmak için “yanlış-pozitif hatalar” yapmak anlamlıdır. Harvard Üniversitesi’nden Kevin Foster ve Helsinki Üniversitesi’nden Hanna Kokko, matematiksel modellemeden yararlanarak, bir boş inançlı olmanın doğuracağı bedelin, gerçek yaşam-veya-ölüm ilişkisini göz ardı etmenin doğuracağı bedelden az olması durumunda, batıl inancın evrimsel açıdan yarar sağlayacağını söylüyor. (Proceedings of the Royal Society B, vol 276, p 31.)

“Din, batıl inanca bir diğer evrimsel yarar kazandırıyor. Dini inanç, ruhani dünyaya inanmaya yatkınlık sağlar” diye konuşan Dunbar, dinin uyum gücünü arttırdığı savını savunan bir bilim adamı. Dunbar’a göre dinin temel işlevi toplumu düzene sokmak; bir başka deyişle toplumsal bağları güçlendirmek. Bu da kısmen, doğaüstü varlıklara inanma eğilimini hoşgörmekten geçiyor.

Boş inançlara kapılmak insan doğasının bir gereği olsa da, kültürel ve çevresel faktörler bir insanın batıl inançlara inanma derecesini kesin olarak etkiler. Örneğin eğer yaşantımız üzerindeki kontrolümüz kaybettiğimizi düşünürsek batıl inançlara eğilimimiz artar. Bir çalışmaya göre Tel-Aviv gibi Ortadoğu’nun tehlikeli bölgelerinde yaşayan insanlar, diğer bölgelerdeki insanlara oranla yanlarında daha fazla miktarda kendilerine uğur getireceğine inandıkları nesneleri bulundururlar. Başka bir çalışmada, ekonomik sıkıntıların yoğunlaştığı dönemlerde kiliseye giden sayısında artış olduğu gözlenmiş. “Kimse bu inançlardan muaf değildir” diye konuşan Hood şunları söylüyor: “Doğaüstü güçlere inanma eğilimimiz koşullara göre farklılık gösterir. 10.000 metre yükseklikten hızla düşen bir uçağın içinde ateist bulmakta zorlanırsınız.”

 

9-BURUN KARIŞTIRMA

2001 yılında Hindistan’daki Ruh Sağlığı ve Sinirbilim Enstitüsü’nden Chittaranjan Andrade ve B.S. Srihari IgNobel ödülünü* burun karıştırma konusundaki çalışmalarıyla kazandılar. Bu iki bilim insanı 200 kişiden oluşan denek grubundaki hemen hemen herkesin burnunu karıştırma alışkanlığına sahip olduğunu itiraf ettiklerini bildirdi. Bu alışkanlığı günde ortalama 4 kez tekrarlıyorlardı ve yüzde 4.5 kadarı ise burunlarındaki birikintileri yiyordu. (Journal of Clinical Psychiatry, vıl 62, p 426.)

“Burun mukusunun belirgin bir besleyici içeriği yok” diye konuşan Andrade, burun birikintilerini yiyenler ile diğer denekler arasında psikolojik açıdan belirgin bir fark görmediklerini belirtiyor. Dikkati çeken bir nokta da burun birikintilerini yemenin sağlıklı bir bağışıklık tepkisi geliştirmekte önemli bir rol oynaması. Kaldı ki son yıllarda gündeme gelen hijyen varsayımına göre mikroplu ortamlarla temastan kaçınmak, insanlarda alerjik hastalıklara yakalanma eğilimini arttırıyor.

 

* IgNobel ödülleri; Nobel‘e alternatif olarak verilen, yeniden üretilmeyecek ve üretilmemesi gereken bilimsel çalışmalara verilen ödüllerdir. IgNobel şerefsiz anlamına gelen ignoble kelimesi oynanarak uydurulmuş bir kelimedir. Ig Nobel’leri herhangi bir para ödülü içermemekte ve hayal gücünü onurlandırmak için verilmekte, insanların dikkatini bilim, tıp ve teknolojiye çekmek amacını gütmektedir. Kazanan bütün araştırmalar gerçek veriler içermekte ve prestijli bilim dergilerinde yayımlanmış olmaktadır.

10-ÖPÜŞME

Dudak dudağa öpüşmenin doğal bir dürtü mü yoksa sonradan edinilmiş bir alışkanlık mı olduğu konusunda tartışmalar sürüyor. Niçin pek çok insanın bunu yaptığı ve niçin herkesin bundan büyük bir zevk aldığı konusunda çeşitli varsayımlar söz konusu

 

Bir görüşe göre insanın ilk rahatlık, güven ve sevgi deneyimi anne sütünü emme sırasındaki dudak teması ile başlar. Buna ilave olarak, atalarımız büyük bir olasılıkla bebeklerini ağızdan ağıza, çiğnedikleri yiyeceklerle besliyorlardı. Bugün şempanzeler bu şekilde yavruların besliyor. Bu işlem sırasında anne-bebek arasındaki bağın da güçlenmesi kaçınılmaz.

Bir diğer görüş, öpüşmenin kökenlerini yiyecek toplama eylemine dayandırıyor. Öykünün kurgusu şöyle: Atalarımız ilk olarak olgunlaşmış, kırmızı meyveleri topluyorlardı. Daha sonra bu deneyimi cinsel yaşamlarına da uygulamaya başladılar. San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden V.S.Ramachandran beyaz tenli insanlarda, kırmızı dudakların çok cazip bir görüntü yarattığını söyleyerek, insanların meyvelerden edindikleri alışkanlığı öpüşerek sürdürdüğünü öne sürüyor. Ramachandran, öpüşmenin ilk olarak kuzey enlemlerde başladığını ve kültürel olarak tüm dünyaya yayıldığını da tahmin ediyor.

Sıra öpüşmenin fizyolojisine geldiğinde, bilim insanları daha kesin görüşlere sahip. Dudaklar vücudumuzun en duyarlı kısımlarından biri. Buradaki duyusal nöronlar beynin zevk merkezlerine bağlı. Öpüşmenin kortizol adlı stres hormonunun düzeyini düşürdüğü ve insanları birbirine bağlayan oksitosin hormonunu arttırdığı artık biliniyor.

Öpüşmenin bir diğer yararı da potansiyel eşi biyolojik olarak değerlendirebilmek. Son yıllarda yapılan araştırmalar insanların, bağışıklık sistemi kendisininkinden farklı olan insanların ter kokusunun etkisinde kaldığını gösteriyor. Bunun nedeni, doğacak çocuğun her ikisinin bağışıklık sisteminin avantajlarına sahip olacak olması.

Derleyen: Reyhan Oksay Kaynak: New Scientist, 8 Ağustos 2009

Kaynak: New Scientist, 8 Ağustos 2009  Bilim Teknik
Hava Durumu
Anlık
Yarın
5° 2°
Saat