| Anadolu Lisesi Uygulaması Üzerine Değerlendirmeler–3 |
|
Maarif Kolejlerinden Anadolu LisesineDP, seçkinciliğe (elitizme) karşı sloganlarla iktidara gelmiş olmasına, politik arenada bu sloganları kullanmaya devam etmesine karşın en azından Maarif Koleji uygulamasıyla söylemlerinin tersini yaptı. Eğitim bir kamu hizmeti olduğuna, vergilerle sürdürüldüğüne göre yurttaşların eğitim hizmetlerinden eşit biçimde yararlanması gerektiği açıktır. Bir tarafta halkın büyük çoğunluğunun yararlandığı yeterli donanımdan yoksun okullar, diğer tarafta da bunun tam karşısında bölge, cinsiyet, statü ve ekonomik kazancın getirdiği olanaklarla azınlık bir grubu oluşturan yurttaşların çocuklarının yararlanabileceği okul modelleri… Bu halkın gerçek temsilciyiz iddiasında bulunan bir iktidarın politikası olamaz. Eğer eğitim sistemi içinde hizmetlerde bir farklılaşma olacaksa, bunlar yetenek ve isteklere hitap etmek için olmalı. Okullar toplumdaki eşitsizlikleri arttırmanın değil tersine yok etmenin kaynağı olmalı, böyle bir işlevi üstlenlenmeli. Çünkü eğitimde fırsat eşitliği, yurttaşların kendilerini yeteneği ölçüsünde geliştirmesi için ve ülkenin insan kaynaklarını istenilen biçimde değerlendirmesinin vazgeçilmez koşuludur. Bugün eğitimin, temel insan haklarından biri olarak kabul görmesinin arkasında yatan neden de eğitim yoluyla insanın kendi yetenek ve kabiliyetlerini geliştirme özelliğidir. Bakan Celal Yardımcı’nın TBMM konuşmasında yoksul ve yetenekli öğrencilere kontenjan tanınacağını söylemiş olması da sadece tutanaklarda kalan bir uygulama olmuştur. Bir bakıma DP, çok sayıda lise binası yaparak liseleri halka açarken kendi seçkinlerine alternatif okul açan bir iktidar olmuştur. Lise ve ortaokul sayısındaki artışta yeni tip politikacıların da büyük rolü olmuştur. Sanki kendi ceplerindeki parayla yapıyorlarmış gibi, devletin asli görevini kendi üzerlerine alarak okul yaptırmayı vaat eden, yapıldığında yaptırdım diye seçim çalışmalarında caka satan politikacı tipi 50’li yılların bize armağanıdır. Bu arada tarihsel süreci değerlendirirken neden yabancı dil ağırlıklı eğitim istendiği sorusuna cevap olarak talep sahiplerinin görüşlerini aktardık. Ancak bizim açımızdan gerek talep sahiplerinin gerekse karar alıcı iradenin temsilcilerinin gerekçelerinin gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Talebin gerçek nedeni dil bilenlerin kamuda ve özel sektörde çok daha yüksek ücretle ve kolay iş bulmalarında yatıyor. Hazırlanan eğitim ortamının kalitesi ve bunun sonrasında gelen yüksek öğretime yerleşmedeki başarı ise talebin görünür nedenidir. Talebi doğuran motivasyon, budur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Dışişleri Bakanlığı personelinin çoğunluğunun Galatasaray ve Terakki Lisesi mezunlarından oluşması bir tesadüf değildir. Yabancı dilde eğitim talebi öğrenci kaynaklı, dolayısıyla okul ortamında oluşmuş bir talep değil. Tamamıyla velilerin talebidir. Bu konuda 11–12 yaşındaki çocuklarda bilinçli bir ilgi ve istekten söz edebilmek zaten mümkün değildir. Yabancı dilde eğitimin bu yaştaki öğrenciler açısından kalıcı sonuçlar doğurması, eğitimin etkinliği ve sürekliliği ile yakından ilgilidir. Bugün de, dün de lise eğitiminde yabancı dil eğitimi veya yabancı dilde eğitimin başarısız olmasının temel nedeni, böyle bir sürekliliği ve etkinliği bir arada götüren bir yapının oluşturulamamasıdır. Maarif Kolejleri’nin siyasilerin yoğun baskı ve taleplerine karşın ısrarla sayısının başlangıçta 4 de tutulmak istenmesinin arkasında bu gerçekçi gözlem yatmaktadır. Sayı çoğaldıkça nitelikten ödün vermek, bir şekilde kaçınılmaz olmaktadır. Diğer taraftan eğitim sisteminin bir bütün olarak belirlenen amaçlara ulaşamaması, Maarif Kolejleri gibi ayrıcalıklı okulların göze batmasına neden olacaktır. Ülke olarak eğitime büyük önem vermemize rağmen istediğimiz sonuçları alamamış olmamız, 60’lı yıllarda başlayan planlı kalkınma döneminde sürekli gündemde kaldı. Örneğin I.. Kalkınma Planında bu konuya ilişkin çok önemli değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler içinde sanırım en önemlisi, sonuncu sırada yer alanıdır. Şöyle denilmektedir: “Eğitimin çeşitli dallarında, seçme usullerinin kabiliyetlere bağlı olmasındaki aksaklıklar ve çeşitli gelir grupları ile bölgeler arasında eğitim imkânlarından yararlanma bakımından eşitsizlikler, eğitimin sosyal adalete ve toplum çıkarlarına uygun bir sosyal hareketlilik etkeni olma niteliğini kaybettirmiştir.Yüksek kabiliyetli fakat düşük gelirli olanların yükselmesinde başlıca araç olan burs sisteminde bir gelişme olmamıştır. Eğitimden yararlananların eğitim harcamalarına, imkânlarına göre katılmayışı, parasız eğitimin gerçekten ihtiyacı olanlara sağlanmasını önlediği gibi, eğitim harcamalarının daha yüksek 'bir seviyeye çıkmasına da engel olmuştur.” “Eğitimin sosyal adalete ve toplum çıkarlarına uygun bir sosyal hareketlilik etkeni” olması Cumhuriyetin en önemli atılımı olduğu gibi Türkiye’nin eğitim sistemini, dünya ölçeğinde özgün kılan bir unsur olmuştur. Kalkınma Planı gibi devletin en önemli resmi belgesinde yer alan bu itiraf Türkiye’nin eğitim politikalarında bir yıkımın yaşandığının kabul edilmesi olarak da okunabilir. Kalkınma Planında böyle bir değerlendirme yapılmış olmasına rağmen süreç aynen devam etmiştir. Öneriler arasında yer alan okullar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılması gerektiği düşüncesi ise ne o gün, ne de bugün dikkate alınmıştır. Yukarıda belirttiğimiz üzere, bu okullara olan talebin itici gücü hem o yıllarda hem de sonraki yıllarda “en çok para getiren ve en parlak istikbali vadeden mesleklere hazırlayan fakültelere girebilecek eğitimi, en iyi koşullarda almalarından kaynaklanmaktadır. Nitekim Cemal Mıhçıoğlu’nun 1964–1965 öğretim yılında Üniversite Giriş Sınavı üzerine yaptığı araştırmada en başarılı okullar sıralamasında resmi devlet kolejleri birinci sırada yer almaktadır. Mıhçıoğlu, bu başarıyı “öğrencilerini sınavla seçerek almalarına, öğretmen kadrolarının yeterli ve sınıf mevcutlarının nispeten az olmasına” bağlamaktadır ve başarının “doğal karşılanması” gerektiğini belirtmektedir. Başlangıçta Kolejlerin öğrenci alımı 1955 yılından 1977 yılına kadar kendi bünyesinde yaptıkları sınavla oldu. Sınav soruları Bakanlıkça hazırlanmış ve Bakanlık yetkililerinin gözetiminde yapılmıştır. Bakanlık yetkililerinin, sınavların objektif ve titizlikle yapıldığını iddia etmelerine karşın sınavların objektif olduğu her zaman tartışmalı olmuştur. En azından olanakları iyi olan ailelerin, çocuklarını sınav tarihleri birbirini izlediğinden bir ilden diğer ile taşıyarak sınava soktukları görülür. 21.7.1956 yılında Galatasaray Lisesi Müdürlüğü, Bakanlığa yazdığı yazıda “Moda’a açılacak İngilizce Türkçe öğretimli lisenin kayıt bürosuna yapılan başvurularda bazı velilerin çocuklarını, birbirlerini izleyen tarihlerde çeşitli bölgelerde yapılacak olan sınavlara sokacakları ve bu şekilde aynı çareyi bulmayı kabul etmeyen öteki öğrencilerden daha çok avantajlı duruma geçmek istedikleri anlaşılmaktadır” denilmektedir. Türkiye’nin önemli eğitimcilerinden biri ve Test Bürosunun kurucusu da olan Remzi Öncül’ün sınava giren adaylar üzerinde yaptığı inceleme sonrasında düşük puan alan öğrencilerin bu okullara kayıt yaptırmaması gerektiği biçimindeki önerisinin reddedilmesi, sınavların objektifliği hakkındaki kuşkuları her zaman beslemiştir. Ayrıca hazırlık sınıflarında olmasa bile ara sınıflarda özellikle varlıklı ailelerin, nakil yoluyla çocuklarını bu okullara naklettirdikleri iddia edilmiştir. Kolejler, kurulduklarında yatılı ve erkek lisesi niteliğindeydi. Karma eğitime ancak 1964 yılında geçilebilinmiştir. Karma eğitimle birlikte aynı yıl içinde model okul Galatasaray Lisesi dikkate alınarak gündüzlü öğrenci alınmasının bu yönde talebi karşılamak için gerekli olduğu belirtilmiştir. Orta Öğretim Genel Müdürlüğü’nün 3 Nisan 1964 tarihli yazısı bu konuya ilişkindir. İlgili yazıda okulların ekonomik durumuyla ilgili bilgiler gerçekten ilgi çekicidir. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIT.C. Orta Öğretim Genel Müdürlüğü 8. Şubesi Sayı: 510Konu: Kolejlerimize karma gündüzlü öğrenci alınması Hk. Ankara, 3 Nisan 1964 Sıra: 41 Bakanlık Makamına Bakanlığımıza bağlı kolejlere (İstanbul, İzmir. Eskişehir, Konya, Samsun ve Diyarbakır) ve Almanca öğretim yapan bir lise haline sokulan İstanbul Erkek Lisesine sadece yatılı öğrenci alınmaktadır. Bahis konusu okullara karma gündüzlü öğrenci alınmadığından aynı şehirde yaşıyan velilerin gündüzlü öğrenci de kabul eden Galatasaray Lisesini örnek göstererek çocuklarını gündüzlü kolejlere vermek istemeleriyle ilgili talepleri karşılanamamaktadır. Halbuki kolejlerimizde çalıştırılan yabancı öğretmenlerin aylık ve yolluk masrafları çok fazla, buna karşılık istifade eden öğrenci sayısı azdır. Gaye az mevcutlu sınıflarla üstün kalitede bir eğitim sağlamak olmakla beraber yurdun her tarafında orta dereceli okullarımızdaki sınıf ve öğrenci mevcutları ile öğretmen sayıları tetkik edildiğinde kolejlerimizin durumlarının çok farklı ve avantajlı olduğu görülmektedir. (Bu husus ekli çizelge I ve II nin tetkikinde anlaşılacaktır.) Orta dereceli okullarımızda gündüzlü bir öğrenci için yılda yapılan ortalama masraf 1962 yılında 479.57 TL., yatılı öğrenciler için 2069.57 TL. olarak hesaplanmıştır. Buna öğrenci sayılarının da düşüklüğü eklenince diğer okullarımıza nazaran kolejlerde yatılı bir öğrenci için harcanan miktar iki mislini aşmaktadır. Halbuki kolejlerimize muayyen nispette gündüzlü öğrenci alındığı takdirde şube sayıları artırılmadan yalnız sınıflardaki öğrenci sayıları biraz fazlalaşacak eğitim hizmetleri bakımından aynı masrafla daha fazla öğrencinin okutulması, bu suretle kız öğrencilerin de gündüzlü olarak kolejlere girmeleri mümkün olacaktır. Bu durum, ayrıca, orta dereceli okullarımızla kolejler arasındaki bariz farkı azaltacaktır. Yukarıda bahis konusu edilen sebeplerden dolayı Dairemizce, 1964–65 öğretim yılı başından itibaren, hazırlık sınıflarından başlamak suretiyle, imtihanla gündüzlü kız ve erkek öğrenci kabul edilerek kolejlerimizin karma hale getirilmesinde fayda mütalâa edilmektedir. Uygun görüldüğü takdirde, gereken hazırlıklara şimdiden başlanabilmesini teminen, bu hususta bir karara varılmak üzere yazımızın Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığına havalesine müsaadelerinizi arzederim. Yazıda yapılan harcamaların fazlalığına, buna karşılık yararlananların azlığına dikkat çekilmesi başından beri söylediğimiz gibi Maarif Kolejleri, imkânsızlıklar içinde boğuşan diğer okullarımız yanında ayrıcalıklı okullar olmuştur. Bu nedenle daha kuruluşundan itibaren eğitim sistemimiz içinde bir sorun odağı olmuştur. 1973 yılı eğitim sistemimizin gelişim tarihinde özel bir yere sahiptir. Kuşkusuz bunun nedeni, Milli Eğitim Strateji Belgesinin ve arkasından Milli Eğitim Temel Kanununun bu yıl içinde yürürlüğe girmiş olmasıdır. Bu iki metinin eğitim sistemimize getirdiği en önemli değişikliklerden biri orta öğretimin ikinci kademesinin tek bir okul türüne indirgenmesidir. Bu metinlerle birlikte artık ortaöğretimde sadece lise vardır. Yedinci ve Sekizinci Şuralarda da gündeme gelen lise ve dengi okul tartışması bir şekilde bütün orta öğretimin ikinci kademe okullarının lise adını almasıyla sonuçlanmıştır. Gerekçe hayli ilginçtir ve günümüzdeki kat sayı tartışmalarında dile getirilenlerle hayli kesişmektedir. Aşağıdaki değerlendirme Milli Eğitim Strateji Belgesinden alınmıştır. “Bu kademede, kalkınmanın gerektirdiği, orta seviyeli insangücünü yetiştirecek olan meslekî ve teknik öğretim okulları gereken rağbeti görmemektedir. Teknik öğretim kurumlarını bitirenlere sanayide güçlükle iş verilmesi, iş hayatına hazırlayan imkânların öğretim sırasında gerekli derecede yaratılmamış olması, öğretimin sanayi ile ilişki kuramaması yüzünden sanayideki teknolojik gelişmelerin izlenememesi, bu okullardan çıkanların ücret, yetki ve sorumluluklarının tespit edilememiş olması, toplumda sadece yüksek öğrenim görmüş olanların itibar görmesi, buna karşılık, meslekî ve teknik okulları bitirenlerden üniversiteye girişte aday olmak isteyenlere lise imtihanlarını vermenin şart koşulması, meslekî ve teknik öğretimde çekiciliği azaltan sebeplerden bir kısmıdır.Ortaöğretimin yapısını birbirlerine kapalı dikey kuruluşlardan ibaret sayan uygulamanın toplumda sosyal sınıflar yaratacak nitelikte olması, yatay ve dikey sosyal mobiliteyi kolaylaştırmaması, aynı seviyede çeşitli okul mezunları arasında aşağılık duygusu veya huzursuzluk doğurması, çeşitli kabiliyetlerin belli bir kanala zorlanması, nihayet üniversite öğrenimine girişte yalnız lise yolunun itibar görmesi ve diğer öğrenimlerin arka plâna itilmesi bu konuda büyük sakıncalar doğurmaktadır. Eğitimin demokratikleştirilmesi ilkeleri ile bağdaşmayan ortaöğretim sistemindeki bu dikey sınırların erimekte olduğu ve çeşitli ortaöğretim kuruluşlarının öğrencileri başarılarına göre yönelten bir bütünlük içinde teşkilâtlandırılmağa çalışıldığı, dünyada, bir gelişme temayülü olarak görülmektedir. Aynı gelişmeyi millî eğitim sistemimizde de görmek mümkündür.İkinci devre okullarımızda, özellikle liselerde, yatırımların tam olarak yapılamamasından sınıf mevcutları anormal şekilde artmış ve okullar yeterli sayıda araç ve gereçlerle donatılamamıştır.Okulların fizikî şartlarının bozulması liselerimizde verimi düşürmüştür. 1970 -1971 öğretim yılında liselerde sınıfta kalma oranı, birinci sınıfta yüzde 42, ikinci sınıfta yüzde 28, üçüncü sınıfta yüzde 25'tir.Yukarıdaki sebepler yanında ikinci devre ortaöğretim kurumlarında gerekli yöneltme hizmetinin yapılamaması, öğrencilerin kabiliyetleri ölçüsünde bir eğitimle hayata ve iş alanlarına hazırlanmalarını sağlayacak esnek programlar olmayışı ve çeşitli programlar arasında yatay ve dikey geçiş imkânlarının bulunmayışı da verimin düşmesinde rol oynamıştır. İlk, orta ve meslekî öğretim birbirinden ayrı olarak plânlanmış ve örgütlenmiştir. Bu öğretim kurumları amaç, ilke, metot, yönünden büyük farklılıklar içinde çalışmaktadırlar. Bu tür ayrı örgütlenmeler Türk millî eğitiminin amaçlarını gerçekleştirmede dar boğazlar yaratmıştır. Öte yandan verimsizlik ve ileri kademelerdeki kapasite yetersizliği, bütün eğitim düzeninin ortak bir sorunu haline gelmiştir” Bir yandan eğitimde “yönlendirmeyi” temel ilke olarak benimseyip sonrasında ise bu iş olmuyor demenin öyküsü görüldüğü üzere epeyce gerilere gitmektedir. Strateji Belgesindeki gerekçe, Temel Kanunun 28. maddesi olarak kaleme alınmıştır. Milli Eğitim Komisyonu tarafından içerikte değişiklik getirmeyen küçük bir değişiklikle 29. madde olarak kabul edilmiştir. Maddeye dair itirazlar Tevhid-i Tedrisat Kanununun İmam Hatip Okulları ile ilgili 4. maddesindeki hüküm dolayısıyla olmuştur. Maddenin Tevhid-i Tedrisat Kanununun “imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir.” hükmü gereği Anayasaya aykırılığı ileri sürülmüştür. Böylece 60’lı yılların başından itibaren başlayan lisenin ne olduğuna dair tartışma sonlanmış oldu. Bütün orta öğretim kurumları, kanun gerekçesinde yazıldığı gibi lise adını alacak, “belli bir programa ağırlık veren okullara, bu programın adı eklenmek suretiyle, lise, teknik lise ve tarım meslek lisesi gibi eğitim dallarını belirleyen adlar verilebilecektir.” Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Maarif Kolejleri bu yasa gereği adını değiştirmek zorunda kalacaktır. Belgelerden anlaşılıyor ki Kolejlerin adının ne olacağı epeyce tartışılmıştır. Kolej Müdürlerinin Ankara’da yaptığı toplantıda isim konusu gündeme gelmiş, Eti, Anadolu ve Selçuklu isimleri üzerinde durulmuştur. Atatürk’ün madencilikle ilgili bankaya verdiği isim olan “Eti” ismi hangi akla hizmet ediyorsa ırkçılığı çağrıştırdığı, Selçuklu ismi de Selçuk Üniversitesi’yle karışır gerekçesiyle kabul görmemiş, geriye kalan Anadolu ismi benimsenmiştir. Bakanlığın 1 Temmuz 1975 yazısıyla isim onaylanmış, 1 Aralık 1975 tarihli 11108 sayılı genelgesiyle de duyurusu yapılmıştır. Yukarıda yeni Milli Eğitim Kanununa göre okulların nasıl isimlendirileceği çok açık. Görülüyor ki Bakanlık, “Anadolu Lisesi” isimlendirmesiyle açıkça kanunu ihlal etmiştir. Çünkü belli bir programı uygulayan lise olduğu için ismine programının adının ilave edilmesi gerekirdi. Bu okullarımızda bazı temel dersler yabancı dilde yapıldığından ve program farklılığı da buradan kaynaklandığından isminde mutlaka “yabancı dilde eğitim” kavramının bulunması gerekirdi. Elbette böyle bir isimlendirmenin de Anayasaya takılması mümkün olabilirdi. Bu okullarımızın tarihindeki önemli bir gelişme de 1977 yılında. Bu yıldan itiraben 1984’e kadar sürecek olan iki basamaklı merkezi sınav ile öğrenci alınmaya başlayacaktır. 1980 yılına gelindiğinde ise okul sayısı yirmiye çıkmıştır.
| Yabancı Dilde Öğretim Yapan Orta Dereceli Resmî Okullar (1980’e Kadar) | | Okulun Adı | Eğitim Yaptığı Yabancı Dil | Bulunduğu İl | Eğitim Öğretime Başlama Yılı | | Adana Anadolu Lisesi | İngilizce | Adana | 1970 | | Ankara Anadolu Lisesi | İngilizce | Ankara | 1971 | | Antalya Anadolu Lisesi | İngilizce | Antalya | 1980 | | Beyoğlu Anadolu Lisesi | İngilizce | Beyoğlu-İst | 1980 | | Bursa Anadolu Lisesi | İngilizce | Bursa | 1970 | | Diyarbakır Anadolu Lisesi | İngilizce | Diyarbakır | 1955 | | Edirne Anadolu Lisesi | İngilizce | Edirne | 1980 | | Elazığ Anadolu Lisesi | İngilizce | Elazığ | 1980 | | Erzurum Anadolu Lisesi | İngilizce | Erzurum | 1973 | | Eskişehir Anadolu Lisesi | İngilizce | Eskişehir | 1955 | | Galatasaray Lisesi | Fransızca | İstanbul | 1868 | | Gaziantep Anadolu Lisesi | İngilizce | Gaziantep | 1976 | | İçel Anadolu Lisesi | İngilizce | Mersin | 1980 | | Isparta Anadolu Lisesi | İngilizce | Isparta | 1980 | | İst. Anadolu Lisesi | İngilizce | Kadıköy-İst. | 1955 | | İst. Erkek Lisesi | Almanca | Eminönü-İst | 1958 | | İzmir Anadolu Lisesi | İng. - Almanca | Bornova - İzmir | 1955 | | Kocaeli Anadolu Lisesi | İngilizce | Kocaeli | 1980 | | Konya Anadolu Lisesi | İngilizce | Konya | 1955 | | Nişantaşı Anadolu Lisesi | İngilizce | Nişantaşı-İst. | 1980 | | Samsun Anadolu Lisesi | İngilizce | Samsun | 1955 |
Not: Devam edecek. 12.03.2010
0 Yorum - Yorum Yaz
|