| Özürlü “Özürlü Devamsızlık” |
|
Milli Eğitim Bakanlığının “Özürlü Devamsızlık”la ilgili genelgesini okuduğumda doğrusu ne söyleyeceğimi şaşırdım. Kendi kendime biraz da sesli biçimde yaptığım konuşmaları buraya alsam, öncelikle kendime, meslektaşlarıma, öğrencilerime ve karar alıcı konumda olan bakanlık yetkililerine hakaret ettiğim ileri sürülebilir. Bilirsiniz bizim ülkemizde “eşşekçe davranışlar sergileyene” eşek diyemezsiniz. Hakaret sayılır. Gerekçe de hazırdır; kişiliğe ve düşüncelere saygı göstermelisiniz. Neden aptalca bir düşünceye saygı gösterecekmişim? Beğensem de beğenmesem de düşüncelerin ifade edilmesine, özgürce başkalarına aktarılmasına saygı göstermek zorundayım. Bunu biliyorum ve bunun böyle olması gerektiğine yürekten inanıyorum. Peki, dile getirilmiş, artık düşüneninden bağımsızlaşmış söz öbeğine neden saygı duyayım ki? Tıpkı şu bakanlık genelgesindeki cümlelerde yer alan fikirlere olduğu gibi. Neden saygı duyayım? O metinde yer alan aptala layık bulmadığım, (çünkü aptal, aptal olduğu için bu denli mantığa büründürme becerisi gösteremez) kararlara neden saygı duyayım? Altında Milli Eğitim Bakanının imzası var. O metine dair söyledikleriniz, Sayın Bakana söylenmiş sayılırmış. Yaa! Şimdi ben Güneşe dair ya da bu dünyanın hükümdarı insanoğlu için iki kelam ileri geri laf etsem onun yaratıcısına mı laf etmiş olurum? Meramımı biraz daha somutlaştırayım. Evimdeki buzdolabı dün bozuldu. Ağzımdan da kendiliğinden şu sözler çıkıverdi. “Ne çabuk bozuldu, demek ki adi malzemelerden yapılmış.” Şimdi bu “adi malzeme” sözünü buzdolabı için mi söyledim, yoksa onu yapan için mi? “Efendim sözler onu söyleyenin kişiliğinin birer parçasıdır. Söze dair söyledikleriniz, doğrudan kişiliğe hakaret sayılır.” Hayali bir öykünün kahramanları arasında şöyle bir konuşma geçiyor. Kan davalılarından kaçan Ali ve Fato, dağın eteğinde sarılmışlardır. Önlerinde onlarca metre yükseklikte kayalıklardan oluşan bir uçurum vardır. Ve Ali çaresiz bir insanın ruh haliyle Fato’ya selenir: “-Atlamalıyız Fato, başka bir çıkış, çözüm yok. Bu çaresiz söylenişe karşı Fato; —Olmaz Ali. Aptalca bir fikir bu. Neden ölümümüz kendi kararımızla, kendi elimizle olsun.” biçiminde karşılık verir. Eğer, söz ile kişilik arasında böylesine bir bağ var ise kahramanımız Fato, Ali’ye “aptal” demiştir. Oysa demediğinde hem fikirizdir. Tıpkı Fato’nun Aliye seslendiği biçimde adı geçen genelgeye ben de; “Olmaz…. Aptalca bir fikir bu. Neden ölümümüz kendi kararımızla, kendi elimizle olsun” diye haykırmak istiyorum. Ama yinede korkumdan bu düşüncemi yazamıyorum. Sanırım yazamamış, söyleyememiş de olsam meramımı anlatmış sayılırım. Şimdi neden böyle düşündüğümü yazayım. Okullarımızdaki devamsızlık konusu, çoktandır üzerinde esaslıca durmamız gereken bir sorun haline geldi. Oysa biz konuyu üniversiteye giriş sınavı bağlamında hatırlıyoruz. Çünkü soruna dair uygulamaların meşruiyet kazanmasında bu sınavdan daha büyük bir araç bulunmuş değil. Ayrıca nedenlerle uğraşma yerine populizm adına sonuçlara çözüm üretmenin iş yapmak sayıldığı bir kültür ortamında hayli kazanımları var. Kim kaçırır bunu? Önce Bakanlık Genelgesinin ilgili bölümünü okuyalım: “Ortaöğretim kurumlarında öğrenim gören son sınıf öğrencilerinin, yoğun bir çalışma temposu göstererek yükseköğretime hazırlandıkları bilinmektedir. 2010 yılında yükseköğretime geçişin, Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) şeklinde iki aşamalı sınavla yapılacağı ve bunlardan YGS'nin Nisan ayında yapılacak olması da göz önünde bulundurularak öğrencilerimizin;Sınav streslerinin azaltılması, derslere motivasyonlarının sağlanması ve sınavlara psikolojik olarak daha rahat girmeleri amacıyla bu öğretim yılına mahsus, ilgi Yönetmeliğin 40'ıncı maddesi 2'nci fıkrasının (c) bendinde belirtilen özürlerin yanı sıra öğrenci velisinin okul müdürlüğüne yazılı olarak başvurması hâlinde beyan edeceği sürenin de özürlü devamsızlıktan sayılması öğrenci ve velilerine moral kazandıracaktır.” Şimdi bu metinde (yanlış anlamış isem baştan özür dilemiş olayım) şöyle deniyor ya da denmek isteniyor: Lise son sınıf öğrencilerimiz ikinci dönem velisinin onayı ile okula gelmeyebilir. Gelmemesi onun sınava daha iyi bir motivasyonla hazırlanmasını sağlayacaktır. Elmalarla Armutları yan yana getirmiş olabilirim ama dayanamıyorum bağışlayın beni. Bu satırları okuyanların çoğu memurdur. Devlet onlara ürettiklerinin karşılığında bir para harcıyor. Öğrencilere de müfredatta yer alan kazanımları edinmeleri için para harcıyor. Elbette sorun para değil, söz konusu olan genelgedeki hâkim akıl yürütme biçimi. Memur olarak sizde tıpkı bu genelgeyi gerekçe göstererek, “Benim hayat memat bir meselem var, bana o meselemi halledene kadar izin veriniz. Ama sakın maaşıma dokunmayınız.” diyebilirsiniz. Öğrencilere diyorsunuz ki “siz gelmesenizde o sınıflarda öğretmenler oturacak, defteri imzalayacak, ders ücreti alacak. (Ayrıca bu ücreti almak için mutlaka sınıftaki o masada oturmak durumunda, ders ücreti almak demek fiili ders işliyor olmayı zorunlu kılar. Sahte rapordan kurtulalım derken sahte derslere selam olsun! Aferin bize.) Yani gelmemeniz, sizin için ayrılmış bütçeyi harcamayacağımız anlamına gelmiyor.” Bütün bunları öğrenciler için makul ve mantıksal tutarlılık içerisinde bir çözüm olarak sunduğunuza göre örneğin, ev taksitine girmiş, maaşıyla bunu ödeyemeyen, bu nedenle gece çalışan, bundan dolayı verimi düşen öğretmene veya bir başka memura, sizde ev taksitinizi ödeyene kadar gelmeyiniz diyebilirsiniz. Böylece memura ev sahibi olmada çok güzel “motivasyon” sağlanmış olunur. Efendim, aynı akıl yürütmesiyle başkaca örnekleri de siz bulunuz. Geçen yıl böyle bir genelge Mayıs ayında yayımlanmış ve benzer tepkiyi “Devamsızlık” başlıklı yazımda göstermiştim. Üniversite sınavına hazırlanıyor olmak gerekçesiyle devamsızlığın özendirilmesi, meşru gösterilmesi kabul edilemez demiştim. Çünkü ortada hiçbir pedagojik gerekçe bulunmuyor. Bu ve geçen yılkı genelgede yer alan “sınav stresi” gerekçesi aslında tersten ele aldığında okula devamı daha önemli hale getirecek bir gerekçe. Yıllardır bu ve benzeri sınava öğrenci hazırlayan öğretmenler bilirler ki böylesi bir sınav, son iki ay içinde yoğunlaştırılmış bir ders çalışma ile başarılamaz. Hatta asıl bu yoğunlaşma, öğrenciyi olduğundan daha fazla strese sokacaktır.. Eğer bunun tersini kanıtlayan bir veri elinizde var ise lütfen açıklayınız. Bu veriler henüz daha yeni elde edilmişse ve bize, lise son sınıf öğrencilerinin iki ya da üç ay (süresi önemli değil) devamsızlık yaptıklarında başarıları artıyor sonucunu vermişse en azından mevcut durumda bu genelge geçici bir çözüm sayılabilir. Gelecek yılda da lise son sınıf öğrencileri için eğitim-öğretim yılı başlangıcı Temmuz’a çekilir. Mart başında da dönem kapanır. Ya da daha pratik bir yol var, lise son sınıf öğrencileri son sınıfta otomatik olarak Açık Lise öğrencisi olur. Derslerini Açık Lise sınavlarında verir ve verdiğine dair alacağı belge ile okuluna gelerek, kendi okulundan diploma alır. Hatta buna da gerek yok, sadece Açık lise sınavlarına girmeyi ve başarmayı zorunlu kılarsınız. İş ve işlemlerini, yani notların yazılmasını kendi okulu yapar. Böylesi bir uygulama ile epeyce bir öğretmen istihdamından da kurtulmuş olursunuz. Görüldüğü gibi, ama iyi ama kötü, sahtekarlığa izin vermeyen öğrencinin de stresini azaltan bir sistemde kalarak bir çözüm üretilmiş olur. Oysa ortada eldeki bilimsel araştırmaların verileri ile alınan bir karar ya da bu veriler üzerine yapılmış bir tartışma söz konusu değil. Bu nedenle benim tepkim, ortada yasal olarak yapılması gerekenler varken onların yapılmamasına, tamamen keyfi bir genelge ile okul ve okul ortamını anlamsızlaştıran bir uygulamaya. “Orta Öğretim Kurumları Ödül ve Disiplin” yönetmeliği ortada. Orada öğrencilerden “Okula ve derslere düzenli devam etmeleri” gerektiği gibi okula devam etmenin yararlı bir durum olduğunu belirliyorsun, yetmiyor devamsızlık yapmayanlara ödül verilmesi gerektiğini söylüyorsun, ama bu genelge ile sonucu meçhul hayli yoruma açık bir gerekçe ile bu maddelerin altını boşaltıyorsun. Sınav stresi, başarı için bu sınavda gerekçe oluyorsa, bir öğrencinin dönem içindeki sınavı için neden gerekçe olmasın. Anlayabilmiş değilim. Lise 1. sınıf öğrencisinin Matematik dersinde yaşadığı stresi kim önemsiz sayabilir? Stres bireysel olarak yaşandığına göre! Sınav stresini bir genelge ile halletmeye çalışan Bakanlığın yarın çıkıp bu gençlerin yaşayacağı hayal kırıklığına da şimdiden bir çözüm bulması gerekir. Sanırım o zamanda “bu sadece bir sınav, hayatın kendisi değil” gibi akla takla attıran genelgeler, demeçler yayınlanır. Velilere, öğrencilere modern Güzin Abla edasıyla çözümler üretilir. Bakanlık olarak, bu tür uygulamalara kişisel algılama ve deneyimle karar verilemez. Sözü uzattığımın farkındayım. Son olarak genelgedeki şu motivasyon sözcüğüne de nedense takıldım. Ne diyor; “derslere motivasyonlarının sağlanması”. Her halde anlatmak istedikleri öğrencilerin gelmedikleri dersler değildir. Okul ortamında olmayan öğrencilerin motivasyonunu kim sağlayacak ki, “sağlanması” biçiminde bir sözcük kullanılıyor! Anlayana özet: “Sirke ile sinek, şerbet ile aslan avlanmaz!” 23.02.2010
|