| “TV’yi Kapatın ve Okuyun!” |
|
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu “akşam yarım saat TV'yi kapatıp Kuran okuyun" demiş. Bu söz, söyleşide dile getirdiği diğer sözlerle birlikte düşünüldüğünde başta Fatih Altaylı’nın ve onun yönetimindeki Habertürk’ün kendisini eleştirmesi yerinde olmuştur. Çünkü Bardakoğlu sıradan biri değildir. Din adına, bir makamı, otoriteyi temsil etmekte. Böyle bir makamın kişisel özgürlükler konusunda görüş açıklaması kuşkusuz kendi başına sorundur. O söyleşiyi bir an için Bardakoğlu’nun Diyanet İşleri Başkanı olduğunu unutup, sıradan bir ilahiyat uzmanını okur gibi okusak ve sadece “akşam yarım saat TV'yi kapatıp Kuran okuyun” cümlesine takılsak yine aynı şeyleri düşünür müyüz? Sanmıyorum. İlahiyat uzmanı ve Kur’an arasında kuracağımız simgesel bağla birlikte bir ilahiyat uzmanının yapması gereken bir uyarı diye düşünüp üzerinde bile durmayız. Oysa durmamızda sayısız yarar var. Burada işin özü; bu sözlerin bir uyarı ve çağrıyı içeriyor olmasıdır. Diyorum ki gelin bu çağrı ve uyarıyı içeriğindeki bütün simgelerden arındırıp “TV’yi kapatın ve kitap okuyun”, hatta daha da ileri gidip “TV’yi kapatın ve okuyun” biçimine çevirelim. Böylece simgeler üzerinden gelebilecek eleştirilerin önünü kesmekle kalmayız, ülkesine ve insanlarına karşı sorumlu düşünen her insanın TV ye dönük ortak kaygısının çıkış yolunda birleşmiş oluruz. Bardakoğlu’nun sözlerini gündemime almamın nedeni TV eleştirisi yapmak değil. Böyle bir eleştiri için özellikle de eğitim ve TV ilişkisi üzerine dileyen, Neil Postman’nın “Televizyon Öldüren Eğlence/Gösteri Çağında Kamusal Söylem”, “Çocukluğun Yok Oluşu”, “Teknopoli” gibi kitaplarına bakabilir. Benim yapmak istediğim, Bardakoğlu’nun sözlerinde yer alan TV ve okuma ikiliğinden yola çıkarak eğitimin evrensel sorunlarından biri olan “soyut algılamanın gerileyişi”nin nedeninin ne olabileceğine dikkat çekmek. Bu bağlamda “öğrenme-görüntü” ilişkisini deşelemek. Onun sözleri üzerine yazılanların bende yarattığı çağrışımlar, konuyla ilgili notlarıma yeniden dönmemi sağladı. Soyut düşünmede, soyut olanı algılamada zorlandığımızı hatta gerilediğimizi uzun zamandır kişisel gözlemlerimle saptayabiliyordum. Öğrencilerin büyük bölümü (özellikle ilköğretimin dördüncü sınıfından itibaren) yaşları ilerledikçe başta matematik olmak üzere ortaöğretimde felsefe ve mantık gibi derslerde inanılmaz derecede zorlanmaktalar. Bunun neden böyle olduğu üzerine sayısız fikir ileri sürmüş olmama karşın hiçbir zaman tatmin edici bir cevaba ulaşamadım. Soruna kimi zaman öğrencilerden, kimi zaman öğretmenlerden, kimi zaman da ders programlarından, onlardaki hâkim eğitim felsefelerinden yaklaşıyor, nedenleri oralarda arıyordum. Bulduğum nedenler yabana atılır değildi ama olgunun kendisini hiçbir zaman bütünlüklü olarak açıklamıyordu. Çoğu zaman neden olmaktan çok sonuç gibi duruyorlardı. Ta ki Giovanni Sartori’nin “Görmenin İktidarı/Homo Videns: Gören İnsan” adlı kitabını okuyana kadar. Buldum demediysem de işte bu olmalı dedim. Sartori, sorunu, bilen insandan (homo sapiens) gören insana (homo-videns) dönüşmemiz bağlamında ele alıyor. Çünkü insan, multi medya devriminin içinde yaşamakta ve yaşamını “görmek edimine” indirgemiş durumunda. Bu süreç, Prof. Nurdoğan Riegel’in adı geçen kitaba yazdığı önsözde belirttiği gibi gözü, “ışık ve renk takipçisi” olmaktan çıkarmış, “tasarımlanmış imgelerin toplamı olan ‘gösteri’nin tutsağı” yapmıştır. Sartori, “bilen insan”dan “gören insan”a dönüşümde Ernst Cassirer’in insanı “sembolik hayvan” olarak tanımlamasından, onun “sembolik dokuyu oluşturucu bağlar” olarak nitelediği, dil, sanat, mit, din vb gelişmelerin “düşünce ve deneyimdeki” gelişmelere bağlı oluşuna dikkat çekiyor. Çünkü “gören insan”la (ya da multi medya çağıyla) birlikte, “insanın sembolik doğası”nda bozulma yaşanmıştır. Televizyonun ortaya çıkışı bozulmanın en önemli “kırılma noktası”nı oluşturmakta. Elbette televizyona gelene kadar geçen süredeki bazı teknolojik gelişmelerin insanın düşünme yetisini olumsuz etkileyebileceği kuşkusu, sayısı az olmakla birlikte bazı yazar ve çizerlerde vardı ve yapıtlarında bunu dile getirmişlerdi. Örneğin Sartori, matbaa ile basılan kitapların ileride “bellek ve zihni zayıflatacağı” tezini ileri süren 15. yüzyılın önemli teknoloji eleştirmenlerinden Hieronimo Squarciafico’nun ismini anmaktadır. Squarciafico’nun matbaa ve kitaba yönelik yaptığı karamsar eleştirilerin bazıları “kitabın erkekleri tembelliğe alıştıracağı” gibi o günde bugünde pek anlaşılır, kabul edilebilir eleştiriler değildi. Ama bellek ve zihin üzerine etkisiyle ilgili söyledikleri onun söylediği biçimde olmamakla birlikte bugün bir başka biçimde önem kazandı: Görüntünün egemenliği “sembolik hayvan”ın doğasını bozmaktadır. İnsan dil üzerinden kendini var edebiliyor. Onunla iletişim kuruyor ve düşünüyor. Bunu yaparken, televizyon ve ona eşlik eden multi medya araçları (sinema, bilgisayar ve bilgisayarlı cep telefonları vb) kaçınılmaz biçimde bilgilenmeyi görmeye indirgemiş durumdadır. Görünür kılmadığımız her hangi bir kavramı karşı tarafa aktarmak, onda istenilen bilgilenmeyi yaratmak neredeyse imkânsız. Çünkü “anlama ve görme” arasındaki ilişki alt üst olmuş ve “yeni bir gerçeklikle” karşı karşıyayız. Geçmişte olay ve olgular karşı tarafa yazı ve işitme yoluyla aktarılırken, yeni gerçeklikte yazı ve işitmenin epeyce geride kaldığı, önemsizleştiği veya “görüntüye dolgu işlevi gördüğü” yeni bir gerçeklik var. İşte bu yeni gerçeklik çocuklarımızı, bizim çocuğumuz olmaktan “ekran çocuğuna” dönüştürmekte. Çok azımız bu gerçeklik karşısında sorumlu davranabiliyoruz. Ne yazık ki sorumlu davranan ya da öyle davrandığını düşündüklerimizin de fazla bir şey yapabilmesi sözkonusu değil. Yapabileceklerimiz, çocuklarımızın davranışlarına kısıtlamalar getirmek ve onlara baskı uygulamanın ötesine geçemiyor. Bu ise sorunu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Çoğunlukla biz de bu sürecin kaçınılmaz parçası oluyoruz. Sartori’nin saptadığı biçimde çocuklarımız “doğru ile yanlışı ayırt edebilme” becerisine sahip olmadan, görüntünün sözde okuryazarı oluyorlar. Bu ise “bilgisayar oyunlarının dünyası için geçerli olan bir insan modeli” üretiyor. Ekran çocuklarının kültürü için Sartori, Francesco Alberoni’ye başvuruyor. Yaşam sosyolojisi diyebileceğimiz, alanının önde gelen düşünürlerinden olan Alberoni, ekranın büyüttüğü gençler için şunları yazıyor: “Çocuklar okulun, devletin… mesleklerin olgun dünyasında kaçaklar gibi yürüyorlar. Okulda hızla unutacakları dersleri tembelce dinliyorlar. Kahramanların posterlerinin olduğu odalarına kapanıyor, kendi gösterilerini izliyor, sokaklarda kendi müziklerine dalmış yürüyorlar. Ancak gece vakti diskoteklerde, bir örnek olmanın verdiği güç ile birbirlerine sarılıp tek vücut olmuş dansçılar gibi sallandıklarında uyanıp kolektifliğin mutluluğunu yaşıyorlar.” Alberoni’nin gözlemleri, bize de tıpkı Sartori’nin düşündürdüklerini düşündürüyor. Bu denli “duygusal ve görsel algıyla” hareket eden gençliğin yazılı kültüre uzak durmasından daha doğal ne olabilir. Burada kuşkusuz kilit kavram soyutlama. Soyutlama yeteneğimiz bizim algılamamızda önemli yer tutuyor. Sartori soyutlamayı, “insan diline eklemlenen sözcüklerin ve aynı zamanda, görülebilen ve gördüğümüz her şeyin zihnimizdeki temsilleri ve anlamları” biçimindeki tanımından daha kapsamlı biçimde ele almakta. Çünkü, “görülebilir” özelliklere sahip olmayan sayısız sözcüklere sahibiz. Ahlak, tanrı, demokrasi, özgürlük, eşitlik vb gibi. Belki bunlardan bazıları görünebilir kılınabilir ama görünebilir olarak bize sunulan doğrudan o kavramların nesnesi olarak adlandırılamayacak özellikler taşır. İşin özü şu ki, insanı insanlaştıran da bu türden (soyut) kavramlardır. Bilgisayar, kalem, masa gibi doğrudan nesnesinde somutlaşan kavramlar değil. Bir bakıma soyut kavramlar, insanın yaratıcılığının da sınırları hakkında bize bilgi verir. Eğer bizim gündelik yaşantımızda, kendi başına “bilgilendirici” özellikler taşımayan ev, kalem, kâğıt gibi sözcükler çoğunluğu oluşturuyorsa rahatlıkla düşünce dünyamızın fakirliğinden bahsedebiliriz. Özetlediğim bir ölçüde de kendi anlama biçimime dönüştürerek sunduğum bu görüşlerin oluşmasında bilmenin nerede ve nasıl gerçekleştiği yatıyor. Örneğin Rudolf Arnheim, Sartori’nin tam tersi bir yerde duruyor. Arheim’in “Görsel Düşünme” başlıklı çalışması duyum ile algı, algılama arasındaki farkı kaldırıyor. Uyarıcının (en azından göz için) duyum eşiğini geçmesiyle birlikte algılama eyleminin, bildik deyimle düşünmenin başladığı tezini savunuyor. Buna karşılık Sartori, algıya kadar olan bölümü “duyular dünyası” olarak tanımlıyor ve algılamayı ise algıdan bağımsız “kavramlar ve mantıksal açıklamalar dünyası” olarak ikili bir yapı içinde ele alıyor. Dolayısıyla Sartori’ye göre; TV’nin bize sunduğu, görüntüler duyular dünyasından mantıksallığa geçişte, kavramların silinmesine, sadece görüntünün kalmasına yol açmakta ve bu ise soyutlama yeteneğimizi, beraberinde de anlama yetimizi azaltmaktadır. Kant’ın formüle ettiği biçimde duyular (gördüklerimiz, algılarımız) düşünce üretmez. Onları anlamlı kılan kavramlarla bütünleşirler. Oysa ortada sadece algılamaya dayanan somut kavramlar olunca birey sadece sahip olduğu sözcükleri kullanmamış olmakla kalmayıp aynı zamanda sahip olduğu kavramlarla oluşturacağı düşünceden de uzaklaşmakta. Sartori’nin çeşitli örneklerle ele aldığı bu olgu, bizi sarmalamış durumda. Eğitim, daha doğru deyimle okul, tasarımlanmış görüntülerin tutsağı haline getirildi bile. Ekrana aktarılan dersler, öğretmen ve öğrenci için istenilir olmakla birlikte geribildirim alma bakımından hiç de istenilen sonuçları vermemekte. Karşılaştığımız öğrenci modeli, yazma ve anlatmada başarısız, sunulan seçenekler üzerinden sonuca gitmede ise hayli başarılı. Kısacası görüyor ve buluyor. Görme ve bulma üzerinden işleyen zihin için geçerli kavram biçimi ise somut kavramlar oluyor. Soyut olan ise anlaşılmaz olarak etiketlenip öylece bırakılıyor. Eğer bu türden soyut olarak etiketlenmiş olanların öğrenilmesi bir zorunluluk ise soyutlamanın gerilediği bu çağın gözdesi, bilen, açıklayan, rehberlik eden, danışılan kişi olarak niteleyeceğimiz “Güzin Abla” tarafından arzu edilen kıvamda, işlenmiş biçimde talep edene sunulur. Bilgi ile bilmeyi isteyen arasında yepyeni bir ilişki ve bu ilişki içinde biçimlenen bir meslek doğuyor. Başka bir isim bulana kadar bu mesleğe “Güzin Ablacılık” demeyi uygun buluyorum. Bu değerlendirmelerin ardından tekrar Bardakoğlu’nun konuşmasına dönelim. Başta TV olmak üzere tasarımlanmış görüntülerle yaşamlarımızı kolaylaştıran araçlar sanıldığı gibi masum değiller. Bir yandan yaşamımızı kolaylaştırırken diğer yandan onlar tarafından dönüştürülüyoruz. Efendisi olduğumuzu sandığımız araçların, hiç de efendisi olmadığımız gibi tersine onların sahiplerinin ya da içeriklerini belirleyenlerin emrinde edilgen konumda tutularak biçimlendirildiğimizi görebiliyoruz. Bardakoğlu’nun isyanı da homo vidense dönüşmemiz gerçeğine yönelik kendi kulvarından bir tepki. Ne var ki kullandığı simgeler kendi kulvarının dışından homo vidense yönelik çözümlemeleri, tepkileri etkisizleştirme özelliği taşıyor. Bunu görmemiz bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmıyor. Bize düşen, olgunun kendisiyle kaçınılmaz biçimde yüzleşmek olmalıdır. Soyut olanı algılamadaki gerilemeye dair yaptığım gözlemi anlama çabam beni görüntünün egemenliği sorununa getirdi. Bir başkası, (pekala bu Bardakoğlu olabilir), ahlak ve etik üzerinden görüntünün egemenliği olgusuyla yüzleşebilir. Tekrar etmek gibi olacak ama nedeni ne olursa olsun bunu yapmamız gerekiyor. Çünkü yeni insan modeli, toplumsal eşitsizlikler, dahası siyasal alan üzerinde inanılmaz biçimde sadece izleyen olmaya doğru bir dönüşüm yaşamakta. Evet, “TV’yi kapatın ve okuyun”. Kant, “Saf Aklın Eleştirisi”nde “geleneğin ve otoritenin kılavuzluğuna” gerek duymadan “kendi aklımızı” kullanmaktan bahseder. Bu görüşüne “yeni kılavuzlar” yaratmadan ibaresini eklemeyi öneriyorum. Çağrısına da kulak veriyorum: Açık yol, eleştiri yoludur. 10.2.2010
|