|
Heykele tükürenlerimiz, anıt heykelleri olmadık biçimde boyatanlarımız, arkeolojik buluntuları evlerinin duvarlarında kullananlarımız, ören yerlerine ahır yapanlarımız… Var da var. Bizim kültürümüzde var. Bizim için, taş, sadece kullandığımız yere göre anlam kazanır. Onun üzerinden tarih okumak, bize uzak bir davranış. Demirtaş Ceyhun, kültürümüzün beslediği bu türden davranışlarımızı “göçebe” oluşumuza bağlamıştı. Prof. Doğan Kuban’nın değerlendirmeleri ise çok daha keskin. Konuyu okul binalarına, getirmek istiyorum. İki hafta kadar oldu. Yolum Seyranbağlarına düşmüştü. 1985–90 arasında sıkça gidip geldiğim bir semt Seyranbağları. Umut ve Murat mahallelerinde az dolaşmadım. Nerede ise 20 yıl olmuş gitmeyeli. Ne çok şey değişmiş. O eski gecekondu evlerinden, önlerindeki küçük bahçelerdeki ağaçlardan eser kalmamış. Bu değişim bir yerde zorunlu ve gerekliydi. Belki o ağaçlar korunabilirdi. Bilemiyorum. Beni bu değişimden daha çok, o bildiğim Seyran Bağları Lisesinin yok edilmesi etkiledi. Bahçesinde dolaştığım, önünden haftada birkaç kere geçtiğim lise, meğer artık Seyran Bağları lisesi değilmiş. Oradaki esnafın anlattığına göre hayırsever bir yurttaşımız okula bir spor salonu yaptırmış, birazda parasal yardımda bulunmuş, Seyranbağları Lisesi olmuş, Öğretmen Necla Kızılbağ Lisesi. Yoldan geçen herkesin gözüne girecek biçimde koca bir isim levhası. Seyranbağları Lisesi ise 600 metre ileriye taşınmış. Orada yeni bir okul yerleşkesi yapılmış. Oradaymış. İçimden geçenleri yazıya dökmem mümkün değil. Okulun isminin değiştirilmesine zaten yeterince öfkelendim. Ama bu isim değişikliğini yaptığı yardımlarla gerçekleştiren hayırseverin isminin önüne “öğretmen” sıfatının eklenmesi öfkemi daha da arttırdı. Görgüsüzlük, terbiyesizlik,… Daha başka ne diyeyim. Hepsi bir arada! Bir öğretmen bir okula yardımda bulunuyor, karşılığında o okulun ismini kendi ismiyle değiştirilmesini istiyor yâda buna izin veriyor. Bu densizliğin mimarlarına bakar mısınız: Biri Milli Eğitim Bakanlığı, diğeri ise öğretmen. Anlayacağınız okulun ne olduğunu en iyi bilecek olanlar!!! Durum buyken tarihsizlikten, kimliksizlikten, kültürsüzlükten yakınmak anlamlı mıdır? Hayır, çünkü bütün bu olup bitenler o okuldan mezun binlerce kişinin haberdar olduğu bir zaman diliminde olmuş. Ne yazık ki bir tepki de görülmemiş. Çok doğal. Cehaletin en iyi göstergelerinden biridir tepki vermemek. Ne yapacağını bilemeyen insan, neden tepki versin ki! Peki bunun nedeni ne olabilir? Sorunun cevabını okula ismini parayla yazdıran öğretmene ve bu işlemi onaylayan, hatta özendiren bakanlığa bakarak bulmak mümkün. Hâlbuki okullar, çağdaş toplumda geleneksel kimliklerin, aidiyetlerin yerine modern kimliklerin, aidiyetlerin inşa edildiği yerlerdir. O nedenledir ki her birimiz mezun olduğumuz okullara dair sayısız anıyla zaman zaman yüzleşmek, okulumuzun adını anmak, ziyaret etmek isteriz. İmkânlarımız dâhilinde yardımcı oluruz. Onun adına dernekler, vakıflar kurarız. Günler düzenleriz. Her taşı, her köşesi anlam yüklüdür bizim için. Okulların kurumsallaşmasıdır, gelenek oluşturmasıdır bu. Ve öyle bir günde, bir yılda oluşabilecek bir şey de değildir. Artık o modern toplumun içinde bir grup insanı kolayca bir araya getiren bir simgedir. Balık hafızalı olduğumuz söyleniyor, aptallığımıza oranlar biçiliyor. Haklılar, insan mekânlarla birlikte toplumsallaşıyor, onu toplumsallaştığı mekâna, mekanlara yabancılaştırırsanız, hafızasını zaten silmiş olursunuz. Hafızası silinmiş olanı aptal olarak algılamakta yadırganacak bir durum da yoktur. Bugünlerde yeniden okul binalarının satışı gündeme geldi. Demek ki Milli Eğitim Bakanlığı okul binalarını sadece bina olarak görmeye devam ediyor. O binalar üzerinden şekillenen bireyler, onun için bir şey ifade etmiyor. Neolibarelizmin yerleştirmeye çalıştığı piyasa açısından kıymet kazanan arazi kavramı her yere bakışımızı para-kar ilişkisine indirgiyor. Toplumsal aidiyetlerimizi iyice parçalıyor, parçaladıkça egemenliğini pekiştirmeye, karına kar katmaya devam ediyor. Varoluş gerekçesiyle tam da bu paradigmanın karşısına dikilecek olan kurumun yaptığına bakın! 24 Aralık 2009
|