| "Meslek Lisesi, Memleket Meselesi" |
|
Sorunun özünü tartışmayınca, ortalık çığırtkanlara kalıyor. Kimin sesi fazla çıkıyorsa, gerçeği onun dile getirdiği sanılıyor. İş adamının biri bağırıyor, “Danıştay’ın bu kararı, meslek liselerini kötü etkileyecek. Biz aradığımız nitelikte ara eleman bulamıyoruz.” “Memleket meselesi” sayılan mesleki öğretimden söz açıldığında yukarıda sözünü alıntıladığım hayırsever iş adamı gibi vurgu, nedense hep ara eleman kavramına yapılıyor. Ara eleman kavramının yanında bir kavram daha var, “yönlendirme”. Onu da çoğunlukla eğitimciler kullanıyor. Ülkemizin mesleki eğitim sorununu anlayabilmek için bu iki kavram üzerine kafa yormak yeterli olacaktır. Birinci kavram, mesleki ortaöğretimin yapılma gerekçesini, ikinci kavram ise yapılma biçimini açıklıyor. Eğer ortada yanlış giden bir şeyler varsa, (ki var) yapılan yanlışlarda bu iki kavram ekseninde karşımıza çıkacaktır. *** Bu iki kavramı besleyen temel düşünce, ekonomi için gerekli bilgi ve beceriyle donatılmış yetişmiş işgücünün gerekli olduğunun önkabul sayılmasıdır. Bu düşüncenin önkabul haline gelmesinin tarihsel seyrinin iyi bilinmesi birçok sorunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Özellikle ikinci Dünya Savaşı sonrasında, savaşı kaybeden ülkelerin ekonomilerinin ayağa kalkışında mesleki öğretimin oynadığı rolün belirleyiciliği, ekonomilerini güçlendirememiş ülkelerde fazlasıyla kutsanmıştır. Bu duruma Türkiye, en iyi örneklerdendir. Almanya örneğinden yola çıkılarak inşa edilmiş bir mesleki ortaöğretime sahibiz. Ancak bu, tam bir Almanya kopyası olduğumuz anlamına gelmiyor. Tersine, Almanya kopyası üzerinden kendimize özgü bir mesleki ortaöğretim yapılanması oluşturduk. Uzun süre nelerin meslek olduğunu, meslek sayılan iş için gerekli beceri ve yeteneklerin, belgelerin neler olduğunu belirleme gereği duymadık. Bunu yapmayarak devlet olarak eline diploma verdiğimiz çocuklar için piyasa içinde para sahipleri karşısında pozitif bir ayrımcılık yapamadık. İşi, para sahibi değil ancak o belgenin sahibi yapabilir diyemedik. Dediğimiz yer de ise diploma kiralanması gibi her türlü üçkâğıda, yasa dışılığa göz yumduk! Bunların yanında hizmet sektörüne ait meslekler ile endüstri alanına ait mesleklerin eğitimini tek bir başlık halinde ve aynı mevzuatla yapma başarımız doğrusu şapka çıkartılmasını haklı çıkartacak türdendir. Bazen her bir okulu, kendi başına, kendine özgü ele aldığımız da oluyor. Örneğin, öğretmen meslek liseleri, imam hatip liseleri için farklı yönetmelikler çıkarabiliyoruz. Farklı yönetmeliği bulunan bir okul, amaçları bakımından kendisinin tabi olmaması gereken bir yönetmeliğin kayıtla ilgili hükümlerini kendisine uygulayabilmektedir. *** Plansızlık, öngörüsüzlük içinde debelenen bir eğitim alanı için en son konuşacak olanlar en önce konuşabiliyor. Bizim mesleki eğitim programlarımızın nerede ise tamamı iş dünyasıyla işbirliği yapılarak hazırlanıyor. Çocuklarımız onların yanında staj görüyor. Ama iş adamı bağırıyor, “aradığımız işgücü” yetişmiyor. “Bize gerekli ara elamanı bulamıyoruz.” Devam ediyor, “Danıştay’ın kararı mesleki eğitimi olumsuz etkiler.” Size de bu düşünce çelişkili gelmiyor mu? Madem ara elaman isteniyor, üstelik iş dünyasının görüşleri alınarak hazırlanan programlarla yetiştiriliyor ama onlar, üniversiteye gitmek istiyor. İstihdamın iyice sınırlı olduğu iş kolları için, öğretmenlik, mühendislik vb için olmadık enerji, zaman, para harcıyor. Bu arada devletin onları yetiştirmek için klasik lise programına giden öğrencilerin yaklaşık üç katı para harcamasından da söz etmiyorum. Acı gerçek şudur: “Meslek lisesi mezunları, yetenekli ama ucuz işgücü olsun!” düşüncesi dün ve bugün egemen paradigma olduğu için çocuklarımız, mesleki eğitimle yetinmeyerek, başka alanlarda kendilerini ifade etmek istiyor. İşin istihdam boyutu üzerinde durmaksızın ÖSS ve katsayı problemini tartışırsak, bu acı gerçeği görmemeye devam ederiz. Kendimizi hayırsever kılıklı birinin akıl döküntüsüyle koca bir ülkenin gençlerinin geleceğini çizmeye çalışır buluruz. Meslek lisesi memleket meselesi gibi akıldışı bir sloganla laf söylediğimizi sanırız. Ben oldum olası iş adamlarımızın hayırsever kimliğe bürünmelerinden tiksinirim. Nerede hayırsever iş adamı görsem yüzü bana bir kemirgen gibi görünür. Bu düşüncemin tepki alacağını biliyorum. Böyle düşünmem sermaye karşıtlığımdan gelmiyor. Çünkü böyle bir düşüncem yok. Mademki bu insanlar bu kadar büyük karlar ediyorlar, okul, hastane, yol vb yapmak devletin asli görevi, vergini veriyorsan senin buna müdahil olman gerekmiyor. Siz sadece çalıştırdıklarınıza, yani size o karı kazandıranlara yüksek ücret ödeyiniz yeter. Çünkü onlara vereceğiniz yüksek ücretin önemli bir bölümü zaten kazandıkları ve harcadıkları üzerinden alınan vergiyle devlete geri dönecektir. Devlette, artan vergi geliriyle okulunu, yolunu vb yapacaktır. Bu arada, hiç değilse çalıştırdıklarınız ve aileleri yüksek refah düzeyinde bir yaşam sürer. Beyefendi iş yerinde askeri ücretle işçi çalıştırıyor ama okul yaptırıyor, üstüne de adını yazdırıyor. Ardından hayırsever denilen bir unvanla anılıyor. Bu bana anlaşılmaz geliyor. Unutulmasın demokrasi iki insan tipini kaldıramaz. Birincisi kahramanlardır. Çünkü kahramanların olduğu yerde hukuk ve kamu düzeni işlemiyordur. İkincisi ise hayırseverdir. Hayırseveri bol bir toplumda gelir dağılımı bozuk, eşitsizlik en üst noktaya ulaşmış demektir. *** Klasik lise eğitimi bireyin yurttaş olmasını amaçlar. Bunun için insanlığın evrensel bilgisinin, değerlerinin ulusal değerlerle bütünleştirilerek bireye kazandırılmasını hedefler. Mesleki orta öğretimde ise yurttaş kavramının yerini işgücü, evrensel bilgi ve değerlerin yerini mesleki bilgi, beceri ve değerler alır. Klasik lise eğitimi, bireyin özgür yurttaş olarak topluma katılmasını sağlarken, mesleki ortaöğretim bireyin önüne ücretli işçi olmanın dışında fazla bir alan bırakmaz. Yıllardır bu konularla uğraşıyorum. Geldiğim nokta mesleki eğitimin, orta öğretimden yüksek öğretime doğru kaydırılmasının ertelenemez bir görev olduğunu düşünüyorum. Artık, ara eleman kavramından yola çıkarak piyasa için uygun işgücü yetiştirme yaklaşımından vazgeçmemiz gerekiyor. Bu kavramla birlikte, eğitimimizin temel ilkelerinden olan “yönlendirme” ve “planlama” kavramlarını yeniden ele almamızın kaçınılmaz. Bulunduğumuz durumu değil, bu duruma nasıl geldiğimizi, sürecin kendisini anlamaya, oradan yola çıkarak sonuçlara ulaşmaya çalışalım. İkinci Dünya Savaşının yarattığı yıkımın aşılmasında “ara elaman” kavramı önemli işlevler üstlendi. Almanya mucizesinde bunun büyük rolü var. İşte o büyük mucizeyi yaratan Almanya dahi mesleki orta öğretimi yüksek öğretim içinde yapılandırmak için çalışıyor. Bizde de bu değişim 90 lı yılların başında başlamıştı. Ama 90’ların sonunda durdu. Kötü mü oldu ebe ve hemşeriliğin yüksek öğretime kaydırılması. Size mantıklı geliyor mu, klasik lise eğitimini almış bir gence sekiz ayda öğretilebilecek bir tesviye programı için onu meslek lisesinde tutmak. Askeri ücrete mahkûm edilmiş bir yaşamı bilen bir gencin meslek lisesini seçmesi intihar değildir de nedir? Gelin bunları konuşalım. Meslek lisesini memleket meselesi yapmak bunları konuşmakla olur. 3 Aralık 2009
0 Yorum - Yorum Yaz
|