Not: Aşağıdaki yazıyı dört yıl önce yazmış ve bir internet sitesinde yayınlamıştım. Danıştayıın, ÖSS'de uygulanan katsayılarla ilgili YÖK kararının yürütmesini durdurması üzerine başlayan tartışma bağlamında yeniden paylaşıma sunmayı görev bildim. En azından bu konuda yazdıklarımın arka planını anlamak açısından yararlı olacağını düşünüyorum. 01.12.2009 İdeolojik Bakmak! Geçenlerde kabloda yayın yapan bir TV programında okullar açılırken eğitimimizin içinde bulunduğu sorunlar konuşuluyordu. Programın ortalarına doğru AKP’den bir milletvekili telefonla programa katıldı. Sayın Milletvekili kendisinden önceki konuşmacıların, eğitimle ilgili verdikleri bilgilerin “afaki” olduğunu söylemekle kalmadı, soruna ideolojik açıdan baktıklarını da sözlerine ekleyi verdi. Ertesi gün gazeteleri önüme koyduğumda, öne çıkan haberlerin arasında milletvekillerinin silah bırakmasıyla ilgili haberler dikkatimi çekti. Haberlerde konuyla ilgili, Başbakanın görüşlerine de yer verilmişti. Bir gazeteci Başbakana sormuş, “sizin grup başkan vekiliniz Ordu da bir düğünde silah kullandı, bu konuyla ilgili görüşünüzü öğrenebilir miyiz” diye. Başbakan ise gazeteciye dönerek “ideolojik bakmayın” demiş. Aynı gün önemli gazetelerimizin yazarlarından biri, köşe yazısında üniversitelerimizin durumunu değerlendiriyor. Neden dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasında olamayışımızın nedenlerinden biri olarak, “üniversitelere ideolojinin” egemen olmasını gösteriyor. Örnekler de gösteriyor ki “ideoloji” sihirli bir sözcük. Eğer sizinle aynı düşünceyi paylaşmayan biri varsa ona hemen “ideolojik bakıyorsun” dediğinizde, akan sular duruyor, karşınızdakinin önüne harika bir savunma duvarı çekmiş oluyorsunuz. Üstelik bu sihiri kullanmak için sihirbaz olmaya da gerek yok. İki dudak ve ağız içinde her tarafa dönen bir dil yeterli. Bazen bu tür ifadeleri okurken, dinlerken ağzımdan kaçırdığım çok olmuştur: “başınıza ideoloji kadar taş düşsün” diye! Bunu söylerken niyetim bu tür sözlerin sahiplerine hakaret etmek veya kızmak değil, evimde, sadece kendimin duyacağı şekilde enayi yerine konuşumuza tepkimi göstermek. Yoksa ne haddimize isminin önünde saydıkça bitmeyen unvanlara sahip ve her biri bu ülkede “heykeli dikilecek isimler listesinin” başında yer alan zatı muhteremlere beddua etmek. İnsan çarpılır vallahi! Bizimkisi biraz kendini tatmin etmek, biraz da kendini avutmak. Eh o kadarcık da olsun! Bunları söylerken, ideoloji denilen şeyin aslında iyi bir şey olduğunu aklımdan bile geçirmiş değilim ve muhteremlerin bu iyi şeye neden saldırdıkları gibi bir iddiam da yok. Birincisi beni şaşırtan ve aynı oranda da rahatsız eden, zat-ı muhteremlerin muhataplarının sözlerinde, eylemlerinde buldukları şeyin, asıl kendi söylediklerinde de bulunduğudur. Hatta “ideolojik bakıyorsun” dediklerinde, kendilerinin de alasından “ideolojik” bir bakış sergilemeleridir. Bunu yok sayarak, karşılarındakilere çıkışmalarına doğrusu dayanamıyorum. İkinci itirazım ve şaşkınlığım, zat-ı muhteremlerin muhataplarının sözlerindeki ideolojik yönü bulmalarındaki rahatlıkları, kendinden emin halleriyle ilgili. İdeolojik bakmanın nasıl bir şey olduğunu açıklamamaları yok mu? İnsanın sinir katsayılarını arttırıyor doğrusu. Bu itirazımın gerekçelerini biraz açmakta yarar var. İdeoloji üzerine hayli kabarık bir literatür bulunuyor. Literatürün kabarıklığına rağmen ideolojinin ne olduğu konusunda bir görüş birliği yoktur. Genellikle ideoloji (İngiliz sosyal bilimcilerin etkisiyle), “sistemli düşünceler bütünü” biçiminde tanımlanır. Oysa bu tanım, kavramın analitik bir tanımından çok betimleyici bir tanımdır ve her betimleyici tanımda olduğu gibi de kendi içinde yeniden tanımlanmaya muhtaçtır. İdeoloji ile ilgili diğer tanımlar da genelde betimleyicidir ve onlar için de aynı durum geçerlidir. Kavramın ortaya çıktığı Fransız Devrimi’nden bu yana hayli farklı anlamlar kazandığını görüyoruz. Başlangıçta, “düşünce bilimi” anlamında kullanılan ideoloji daha sonraları kimi toplumsal grupların temsilcilerinin dilinde karşısındakini aşağılayıcı yani bir tür küfür sayıldı. İdeolojinin bu şekilde olumsuz bir anlamda kullanılmasının öncüsü Antonie Riverol oldu. Riverol, 1802 yılında yayınladığı “Modern Felsefe” başlıklı kitabında kavramın o güne kadarki kullanımını ters yüz etti. Tıpkı Riverol gibi kendi ideolojik bakışlarını göz ardı eden liberaller ve muhafazakarlar bazen birbirilerine, bazen de diğer siyasal akımlara karşı bu kavramı küçük düşürücü, aşağılayıcı anlamda kullandılar. Yirminci yüz yılda kavram, daha çok siyasal akımları nitelemek için kullanıldı. Oysa sol, (özellikle de Marksizm’den esinlenen sol akımlar) bu kavrama en az liberaller ve muhafazakarlar kadar olumsuz anlamlar yüklediler. Bu grupların temsilcileri çoğunlukla ideolojiyi “bir toplumsal bilinç biçimi” olarak ya “gerçeğin eksik bir kopyası” veya bir tür “yanlış bilinçlilik hali” olarak tanımladılar. Sonuçta ideoloji, sahibi belli olmayan ve herkesin herkese karşı kullandığı bir küfür olarak kaldı. Ancak popülerliğinden hiçbir şey yitirmedi. Hala üzerine sayısız çalışma yapılmakta. Böylesine kabarık ve karmaşık bir literatürün kenarından geçenler (benim gibi) veya içine dalanlar, hayli itiyatlı biçimde bu terimi kullanırken, bizim Başbakanımızın, Milletvekilimizin, ünlü köşe yazarımızın, kendinden emin biçimde bu kavramı kullanmaları, üstelik de 200 yılı aşkındır kullanılan biçimiyle, yani muhatabı küçümseme amaçlı olarak söylemiş olmaları, acaba bu kabarık ve karmaşık literatürün içinden çıkamadığı şeyi çözmüş olduklarının kanıtı olabilir mi diye düşünüyorum. Eğer böyle bir çözüme ulaştılar ise uluslar arası alanda çok gerilerde olduğumuz sosyal bilimler literatürüne önemli bir katkı yapmış olacaklardır. Hele bir de bizler için “ideolojik bakmanın” ne olduğuna ve nasıl başa çıkılacağına dair bir kılavuz hazırlayıp sunarlarsa çok mutlu oluruz. Kim istemez leb demeden leblebiyi anlamayı! 5 Eylül 2005
|