| Zorunlu Hallerdeki Çözümün Olağan Çözüme Dönüşmesi |
|
Zorunlu durumlarda ortaya çıkan çözümlerin zamanla, çözümün kendisine dönüşmesi üzerinde durmak gerekir. Olması gerekeni isteme, bunu gerçekleştirme yerine olanı makbul bulup, onunla yetinme, razı olma hali sorun çözme yöntemine dönüşmüş bulunuyor. Dolayısıyla, bu ruh halinin zorunlu sonucu olarak olması gereken için mücadele etmek de, çaba göstermek de pek anlamlı olmuyor. Tam tersi, var olan durumu yüceltme hali egemen bir tavır olarak karşımıza çıkıyor. 2010 Bütçesinin konuşulduğu şu günlerde, bir haberde, hükümet adına konuşan yetkili yapılan YİBO’ların sayısını bir övünme duygusu içinde kamuoyuna aktarıyordu. Oysa, YİBO sayılarının arttırılmasının, yenilerinin yapılmasının, bırakın övünülecek bir durum olmasını utanılacak bir durum olarak görmek gerek. Çünkü YİBO’lar ile eğitime erişimde temel bir ilkeyi yerine getiremediğinizi itiraf etmiş oluyorsunuz. O temel ilke de herkese ailesinin yerleşim biriminde temel eğitim imkanı sağlamaktır. Bir başka haberde meslek liselerinden birinde ikili eğitime geçildiği belirtilmekte. Ayrıca bir milletvekili ikili eğitime geçen meslek liselerinin sayısını öğrenmek için soru yazılı soru önergesi vermiş. İlköğretimde, liselerde ikili eğitimi bir yere kadar anlayabiliyorum. Doğrusu pedagojik açıdan meslek lisesinde ikili eğitimi anlayabilmem mümkün değil. Tıpkı ikili eğitim de, YİBO gibi bir zorunlu halin ürettiği çözüm. Görülüyor ki artık olması gerekenin yerini çoktan almış. Tıpkı, taşımalı eğitim, Fen, Anadolu, Öğretmen lisesi vb uygulamalarda olduğu gibi. Yapılması gerekeni yapmayarak, onun yerine ikame edileni kutsamayı görev haline getirmek, işte egemen eğitim yönetimi paradigmamız bu! Bu durumu egemen kılan zihniyetin kültürel boyutunu anlıyorum. Ama bununda bir ihtiyacı gidermesi gerekir. Örneğin, bir eğitim bürokratı, yada eğitim yönetimine yön veren politikacı, ikili eğitime geçmekle, YİBO yapmakla nasıl övünür? Demek ki durumu onaylayan, kabul eden bir kitle var ki böyle davranabiliyor. Benim üzerinde durmak istediğim temel problemde tam bu noktada ortaya çıkıyor. Olması gerekeni istemekten, yapmaktan zorunlu olanı yerine getirmeyi çözüm olarak kabul etmeyi nasıl başarıyoruz? Böyle davranmamızda etkili olan temel öğeler nelerdir? Zorunlu hallerde üretilen çözümü, normale dönüştürmede, harekete geçirici, aklileştirici temel dayanak, etken nedir? Bizim eğitim yöneticilerimizde, (hatta üst düzey bütün yönetici elitimizde) temelde masum hatta olması gerekli olduğunu düşündüğümüz şöylesi bir ruh hali var: “Yeni bir şey yapmalıyım. Damgamı vurmalıyım. İz bırakmalıyım. Benim dönemimde yapılsın.” Eğitim tarihimizin “reform, yeniden yapılanma” çöplüğü olması durup dururken olmuyor. Çünkü kamu yöneticisindeki bu ruh hali, yönetimi; kurumsal dolayısıyla kendi ilke, kural ve değerleriyle işleyen bir yapı olmaktan çıkarmakta, kişiselleştirmektedir. Yönetim kişiselleştikçe, uygulamada birlik, bütünlük, devamlılık gibi temel ilkelerde kendiliğinden kağıt üzerinde kalmakta. Her yetkilinin dönemi bir “reform” dönemi oluyor. Var olanı sürdürmek, onu yetkinleştirmek görev olmaktan çıkıyor, yerini yıkmak ve yenisi yapmak alıyor. Bu düşünce halinin argümanları aşağı yukarı bellidir. Örneğin “gelişmiş ülkelerde bu şekilde yapılmaktadır” yada “onlar böyle yapıyor” gibi argümanlar sıkça duyduklarımız arasındadır. Kuşkusuz bu düşünce boşlukta oluşmuyor. Çünkü böyle davranmayı yücelten, talep eden veya böyle davranılması gerektiğine dair bir bilinç oluşturucu mekanizma var: Piyasa. Bütün bu davranışlar ve uygulamalar, eğitim hakkının gerçekleştirilmesini sağlayan eğitim hizmetlerinin kamu alanında piyasa alanına aktarılmasının aracı olarak var olabiliyor. Siz bir küçük ilçe merkezine, yerleşim birimine YİBO yaparsanız, belki kamu olarak daha az masraf yaparsınız ama çocuğun, dolayısıyla velinin harcamasını arttırırsınız. İkili eğitim kararı alınan her okul kamunun yeni bir okul yapmasını ertelemek, ama servis sektörünü güçlendirmek demektir. Siz, programı aynı ama öğrenci ve öğretmen profili farklı okul tipleri yaratarak eğitim talebini farklılaştırırsanız, farklılaşan talebin karşılanması için yeni araçların ortaya çıkması da bir o kadar doğal olacaktır. Yukarıda saydığım zorunlu hallerde üretilmiş çözümlerin olağan çözüm haline dönüştürülmesinin eğitim hakkını kullananın harcamalarını arttırıcı bir özellik göstermesi tesadüf müdür? Sürecin kendi içinde döngüsel özellik göstermesi sonucunda piyasalaşan sadece talep olmamakta talebi karşılayıcı yönetim anlayışı da bir zaman sonra piyasa aktörüne dönüşmektedir. Artık okul müdürü, ilçe milli eğitim müdürü eğitim yönetici değil, eğitim hizmet sektörünün piyasa boyutunu yöneten kişi olmakta. İhale vermek, birine ekonomik ayrıcalık sağlamak her şeyin önüne geçmekte. Okuldaki eğitimin nitelik sorunu ancak müşteri memnuniyeti boyutuyla önemli olmaktadır. Peki bu egemen zihniyetin eğitim politikalarındaki karşılığı nedir? O da ulusal eğitim karşıtlığı yada onu aşındırıcı, içini boşaltıcı bir ortamı yaratmak oluyor. 13.11.2009
|