| Nereden ve Nasıl Baktığımız Çok Önemli |
|
Nereden ve Nasıl Baktığımız Çok ÖnemliAtatürk, Sofya’da bulunduğu günlerde yanında dönemin milletvekillerinden Şakir Zümre ile birlikte Sofya Operasını izlemeye gider. Operayı izledikten sonra milletvekili Şakir Zümre’ye dönerek “Şakir, adamların bizi Balkan Savaşlarında niye yendiklerini anladım.” der. Gerçekten yaşanıp yaşanmadığını, opera için mi yoksa senfoni orkestrası için mi anlatılır bilmiyorum ama Mardin için anlatılan bir anekdot vardır. “Mardin, Mardin olalı böyle zulüm görmedi” diye. Şimdilik bu iki anekdotu aklınızda tutun. *** Bizim problemimiz eğitim işlerine bakışımızda, zihniyetimizde. Eğitimi, bir kurum, bir toplumsal olgu gibi ele almıyoruz. Sanki toplumun dışında, boşlukta kendini var eden, orada şekillenen bir şeymiş gibi ele alıyoruz. Bu işin politikasının ise “milli” olması gerektiğini, bir türlü kavrayabilmiş değiliz. Örneğin hükümetler, seçime giderken Milli Savunma Bakanlığı ile ilgili hedefler, projeler açıklamıyorlar. Siz duydunuz mu bu yıl şu kadar astsubay alacağız, şu kadar tank alacağız, biz nöbet sistemini şöyle değiştireceğiz diyen bir partiyi. Ben duymadım, görmedim, okumadım. Kimsenin de onlardan böyle bir program beklentisi olmaz. Eğitimde böyle olmalıdır. Eğitim yönetimi ve sorunları partiler üstü, milli bir bakışaçısıyla ele alınmalıdır. İktidara göre değişen bir eğitim sistemi değil. Hedefleri ve kuralları belli... Planlı, bilimden beslenen, bütün-parça ilişkisini kurabilmiş, ortak iradeyi yansıtan bir politika ile yönetilmelidir. Adı gibi milli olmalıdır, anlayacağınız. Eğitimle ilgili konularda temel yanlışlardan biri sayılara odaklanmak, sayılarla düşünmek. Eğitimde sayısal olarak ifade edilebilecek bir sorun varsa inanınız onun çözümü de o kadar kolaydır. Örneğin bu ÖSS sınavında öğrenciler sıfır mı aldılar, gelecek yıl soru biçimini değiştirirsiniz, sıfırın yerini %100 başarı alıverir. Zaten yıllardır okullarda öğretmenlerden istenen de bu değil mi? Müfettiş gelir, “Söyle bakalım neden bu kadar zayıf alınıyor senin dersinden, bak bu öğrenci diğer dersten yüz almış.” Müfettiş, yazılı sorularına, kağıtlarına bakmadan verdiği bu hükümle o öğretmene gelecek yıl nasıl not vermesi gerektiğini de dolaylı biçimde öğretmiş olur. Bu kez, öğrencinin bırakınız zayıf almasını 70-80 alması mucize olur. Bir sonraki teftişte bütün herkesin yüzü gülmektedir artık... Mesele sayı ise anında düzelir. Hiç şüpheniz olmasın! Söz konusu olan, yeni okul yapmak, öğretmen atamak mı, bir başka yatırımdan kısar hemencecik hallediverirsiniz. Bir kez daha söylüyorum, eğitimde sayıya odaklanmak, bu işten zaten anlamadığımızın kanıtıdır. Eğitimi giderek insan unsurundan uzaklaşarak ele almaktır ki neoliberalizmin temel insan ihtiyaçlarını metalaştırmasına meşruiyet kazandırmış oluruz. Daha önce yazmıştım ama tekrar etmekte yarar var. “Rakamı anlamlı kılan, ilişkili olduğu tanımdır. Doğrudan tanımlamadığınız, somutlaştıramadığınız bir şeyi, rakamla tanımlama veya somut kılma çabasına girerseniz, söyleyeceklerinizin bir anlamı olmaz. Ne yazık ki yapılan budur ve eğitim sorunlarımız hızla rakamların anlamsızlaştırdığı bir niteliğe bürünmektedir.” (Eğitimde Sayılarla Aldatılmak) ÖSS sonuçları üzerine yürütülen tartışma tam tamına bu durumu gösteriyor. Her türlü akıl dışılık, demagoji analiz diye sunuluyor. -Eğitim sistemi kötüymüş... Eee ne zaman iyiydi? -Öğretmen yetersizliği varmış, sınıflar kalabalıkmış, vs vs. Ee önceden durum nasıldı? -Mesleki eğitime önem verilmeliymiş... Verilmiyor mu? -AKP gelmiş de o nedenle böyle olmuş vs vs. Hadi diyelim ki bu nedenlerin hepsini ortadan kaldırdık. Yeterli öğretmen atadık, kalabalık sınıfları azalttık, AKP’yi de gönderdik. Sonuç sizce değişir mi? Benim cevabım “hayır” olacaktır. Böyle bakmamın nedeni büyük fotoğraftaki durumdur. “İçinde bulunduğumuz toplum hızlı ve çarpık bir değişim sürecinden geçiyor. Durkheim’in terimiyle “anomik” bir toplum. Ekonomisinden siyasetine, hukukuna, bütün toplumsal kurumlarıyla iliğine kadar yaşıyoruz bunu. Eğitim, bu kurumlarla şekilleniyor, işlevsellik kazanıyor. Değişimin bu yönünü görmeden eğitimi sorumlu tutmak sadece gerçeğin üzerini örtmek, anlamamaya direnmek demektir. Tıpkı ormanı görmeden ağacı görmek veya bataklık yerine sivri sinek ile mücadele etmek gibi.”(Eyüp Beyaz’dan Ogün Samast’a: Sorumlu Kim?) Bir kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. Sorumlular arıyor sorumlular buluyoruz. Yaptığımız sadece bu. Halbuki eğitimdeki sorunları sadece biz yaşamıyoruz. Bugün Avrupa’da da eğitim geriliyor. Almanya, Fransa sorunu tartışıyor. ABD, çıkış arıyor. Ama onların siyasileri-bürokratları böyle tartışmıyor. Son bir cümle söyleyim de uzatmayım: Herkesin her şeyden anladığı, herkesin her şeyi bildiği, herkesin her şeyi yapabildiği bir ruh halimiz var. *** Şimdi yazının başındaki anekdotu yeniden hatırlamanın yeridir. Atatürk, operayı izlerken operadaki ölçü, denge ve duyarlılığa, özene mest oluyor. Bulgarların osmanlı ordusunu yenmesini de bu kriterlere sahip olmalarına bağlıyor. Ölçünün, dengenin, duyarlılığın, özenin öne çıktığı bu müzik türü ise ne yazık ki Mardinli için zulüm oluyor. Nereden ve nasıl baktığımız çok önemli. Çözüm de ancak öyle gelecektir. 20.07.2009
|