ANASAYFA   Hakkımda   FORUM   DOSYALAR   FOTO GALERİ   MESAJ PANOSU   İLETİŞİM
Üye Girişi
Kategoriler
 
 Atatürk ve Eğitim
 Sosyoloji
 Yazılarım
 Güncel (44)
 Psikoloji ve Rehberlik (51)
 Doğan Kuban Yazıları
 Felsefe
 Yüksek Öğretim
 Çocuk Eğitimi
 Yetişkin Eğitimi
 Fen Bilimleri
 Eğitim Psikolojisi
 Eğitim Ekonomisi
 Mesleki Eğitim
 Eğitim Hukuku
 Eğitim Tarihi
 Eğitim Politikası
 Eğitim Yönetimi
 Eğitim Teknolojisi
 Ölçme Değerlendirme
 Din Eğitimi
Linkler
 
 Eleştirel Pedagoji Dergisi
 Kamudan
 Sobil Yayınevi
 İdea Yayınevi
 Yalova
 Öğretmenler Sitesi
 Sosyoloji Mezunları Derneği
 Sosyoloji Öğrencileri
 Sosyoloji Derneği
 Habercek
Öğretmenlerin Sorunlarına Yaklaşımımız Nasıl Olmalıdır?

Öğretmenlerin Sorunlarına Yaklaşımımız Nasıl Olmalıdır?

Ülkemizde öğretmenlerin sorunları çok konuşuldu, yazıldı, karara bağlandı. Sonuçta, bugün burada veya yarın başka bir yerde bu sorunlar konuşulmaya devam edecek. Ülkemizde olduğu gibi aslında gelişmiş ve gelişmemiş, batıda veya doğudaki ülkeler açısından öğretmenler için durum farklı değil. Kiminde ekonomik sorunlar, kiminde eğitim yönetimine katılım noktasındaki sorunlar daha çok öne çıkıyor olabilir. Ama sorunlar devam ediyor.

Bu nedenle sorunları sıralamak bir yere kadar anlamlı.

Öğretmenlerin sorunlarını tespit etmek zor değil, yapılacak bir iki anketle, yerinde gözlem ile bunu yapabiliriz. Gerek sendikalar, eğitimle ilgili çeşitli kuruluşlar, gerekse Eğitim Fakültelerimizde hocalarımız bunları yapmaktadır. Elbetteki sorunlar olacak, önemli olan sorunların kronikleşmemesidir. Ülke olarak bizim en önemli farkımız, sorunlarımızın kronikleşmiş olmasıdır.

Kanımca temel sorun, bizim eğitime nasıl baktığımızda yatıyor. Türkiye Cumhuriyeti olarak eğitimden ne bekliyoruz?

Milli Eğitim Temel Kanunu, bu beklentileri sıralamış:

Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı,Türk Milletinin bütün fertlerini,

1. (Değişik: 16/6/1983 - 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek; 2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; 3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;

Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.

Sanırım, bu yazılanlara kimsenin itirazı yoktur. Öyle ise bunları gerçeğe dönüştürecek olan kim? Öğretmen. En azından bu işin temel öznesi öğretmen. Kanunda belirlenen bu amaçlardan yola çıkarak şunu söylemiş olursak, abartmış olmayız. Türkiye Cumhuriyeti kendi varlığını “öğretmenler” eliyle sürdürme yolunu seçmiştir.

Hemen her kurumun amaçları belirlenmiş, üyelerinin görevleri tanımlanmıştır. Her kurum, önemli olmakla birlikte hiçbiri şu yukarıda sıralanan amaçlar, istenilen biçimde yerine getirilmez ise sağlıklı işleyemez. Buna TSK’da , Adalet de dahil.

Kendi ülkesinin varlığını sürdürme görevini üstlenmiş bir kurumun üyesi olarak öğretmenlerin durumu şu andaki halimiz mi olmalıdır?

Toplumun, siyasetçinin, bürokrasinin ve hatta öğretmenlerin, öğretmenlik mesleğini algılama biçimi bu mu olmalıdır?

Demek ki temel sorunlarımızdan biri, eğitim sisteminden beklediklerimizle onu gerçekleştirecek olanlarla ilgili algımız arasındaki çelişkidir. Eğitim sisteminden beklediklerimizle ilgili algımız, bir ülkenin kaderi kadar büyük ama onu gerçekleştirecek olanlarla ilgili olanı ise bir o kadar küçük.

Bu çelişkiyi ortadan kaldıramadığımız sürece diğer sorunları konuşmak, çözümler üretmek, bize kısa vadede bir şeyler kazandırsada, köklü bir çözüm getirmeyecektir.

Nerede öğretmenlerin sorunları konuşuluyorsa orada, haklı olarak Cumhuriyetin ilk yıllarına yönelik bir öykünmeye tanıklık ederiz. Bizleri bu öykünmeye götüren, o yıllarda bu çelişkiyi ortadan kaldırmaya yönelik o günün koşulları içinde adımlar atılmış olmasıdır.

Bakmayın Türkiye’nin “uluslar arası öğretmen hakları bildirgesine” imza atmış olmasına, “Devlet Memurları Kanunu” gibi koruyucu, kollayıcı bir kanunun sağladığı güvenceye veya “Milli Eğitim Temel Kanununda”ki düzenlemelere... Öğretmenlerin bu ülkede ve birçok ülkede mesleklerinin getirdiği hakları yoktur.

Doktor, hijyen koşulları sağlanmamış, gerekli aletler hazırlanmamış, kendisine yardımcı olacak kişiler hazır hale gelmemiş bir ortamda, “ben bu ameliyatı yapmıyorum” diyebilir mi? Bir yargıç, göreceği davada alacağı en doğru karar için gerekli bilgiler dosyaya konmadan, tanıkları dinlemeden, davayı tamamlayabilir mi? Kendisine bunu yapacaksın dendiğinde, ben bu davadan çekiliyorum diyebilir mi? Örnekleri çoğaltmak mümkün. Doktor, ameliyatı yapmıyorum diyebilir, yargıç davadan çekilebilir.

Benzer bir durumu, öğretmenler açısından düşünelim. 50 kişilik bir sınıf, çocuklar oturacak yer bulamıyor. Öğretmen, bu koşullarda ben ders yapamam diyebilir mi?

  • Öğretmenin kalabalık olmayan sınıflarda ders yapmama,
  • Öğretmenin işiyle ilgili hazırlıkları okulda ve uygun ortamda yapma,
  • Yeter derecede eğitim materyalleriyle donatılmış bir ortamda ders yapma,
  • Normal bir yaşam sürdürecek kadar ücret alma,
  • Ders programlarının ve öğretim yöntemlerinin belirlenmesinde ve okulda eğitimle ilgili alınacak kararlarda söz hakkı ve belirleyici olma,
  • Günlük yaşamının içinde rol modeli olmama gibi hakları olmalıdır.

Demek ki önce öğretmenlerin herkesçe kabul edebilen açık seçik tanımlanmış hakları olacak. Bunun içinde önce, öğretmenliğin bir meslek olarak kabul edilmesi gerekir. Herkes birilerine bir şeyler öğretebilir, iyi bir mühendis, bir matematik öğretmeninden matematiği daha iyi bilebilir ve öğretebilir. Biz ısararla öğretmenlik mesleğini, öğretebilme fiili üzerinden tanımlıyoruz. Zaten adımız da buna uygun. Öğretmenlikte, öğretebilme, işin sadece bir yönüdür. Eğer bu noktayı aşmaz isek sıkça karşılaştığımız, şu örneklere şaşırmamalıyız.

Yere tükürmek kötü bir davranıştır. Kırmızı ışıkta geçmek, hak ihlali yapmak kötüdür. Soruyorum, bu fiilleri yapanlar en az bizim kadar, yaptıklarının istenilmeyen, kötü davranışlar olduğunu bilmiyor mudur? Sorsanız, belki de bizlerden daha iyi biliyordur. Bilmese, ehliyet sınavını geçemez.

Öğretmenlik, öğretebilme, karşısındakinin bilmesini sağlamaya indirgenebilecek iş değildir. Bu mesleğin, sanatsal bir yönü var. Herkes çizgi çizebilir ama herkes ressam olmuyor ve her ressam bir diğerinden daha farklı ve özgün olabiliyor. Yaptığımız işin idealist olma ve sabırlı olma yönü var. Aşağı yukarı her meslekte, yapılanlarla alınan sonuçları doğrudan görebilme şansımız var. Oysa bir 40 dakikalık Biyoloji dersine girmiş, programdaki kazanımlara yönelik olarak dersini işlemiş bir öğretmenin, bu kazanımları yaptığı ölçme ve değerlendirmeyle doğrudan öğrencide istendik davranışlara dönüştüğünü görebilmesi belkide yaşamı boyunca mümkün olmayabilir.

Türkiye’de eğitim yönetimi, öğretmenlik mesleğini ortadan kaldırmakta, öğretmen adı altında sınıflarda görevlendirilen memurlara dönüştürmektedir.

Türkiye’de eğitim yönetimi, tepesi üzerinde yürüyen insanın durumuna benzemektedir. Elbetteki böyle yol almaya kararlı birinin hemen yorulması, düşmesi, tökezlemesi, etrafındakilerin üzerine yıkılması olağandır.

Bu saptamayı açmak için şu soruyu sormamız gerekli: Eğitim-öğretim işi nerede yapılıyor? Öğretmen ve öğrencinin yüzyüze olduğu yerlerde. Buraların adı okuldur, sınıftır. Yukarıda alıntıladığım beklentilerin önce sınıfta temeli atılır, okul ve çevresiyle geliştirilir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, eğitimde önce sınıfı görmemiz gerekli. Eğitim adına ne yapıyorsak, önce sınıfta, öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişkinin başarısı içindir. Bakan, bakanlık, il ve ilçe müdürlüğü, okul müdürü, müfettiş, veli, hizmetli, memur, sınıfın dışındaki herkes, sınıftaki ilişkilerin başarısına hizmet eden kişilerdir.

Durum böyle iken, hiyeraşik sıralamaya bakalım. En altta hizmetli, ardından memur, sonra öğretmen, müdür muavini, müdür, müfettiş, şube müdürü, ilçe müdürü, il müdürü, daire başkanı, genel müdür, müsteşar, en tepede bakan. Eğer bu sıralama garip gelmiyorsa, öğretmenlerin ikinci iş yapmaya mahkum edilmesinden, ek ders ücretlerinin yetersizliğinden, hizmetiçi eğitimlerden yararlanamamasından, akademik bilgilerinin güncellenmemesinden vb aklınıza ne geliyorsa ondan bahsedelim.

Milli Eğitim Bakanlığının “Öğretmen Yeterlilikleri” başlıklı bir çalışması bulunuyor:

Öğrenciyi Tanıma

Öğretimi Plânlama

Materyal Geliştirme

Öğretim Yapma

Öğretimi Yönetme

Başarıyı Ölçme ve Değerlendirme

Rehberlik Yapma

Temel Becerileri Geliştirme

Özel Eğitime Gereksinim Duyan Öğrencilere Hizmet Etme

Yetişkinleri Eğitme

Ders Dışı Etkinliklerde Bulunma

Kendini Geliştirme

Okulu Geliştirme

Okul-Çevre İlişkilerini Geliştirme

 

gibi 14 konu başlığı altında 200’ün üzerinde öğretmende olması gereken özellikler sıralanmıştır. Şimdi soralım, eğitim yönetiminde öğretmenin üzerinde bulunan görevlerden hangisinde bu çapta yeterlilik aranmaktadır?

Öyle ise sorunlarımızdan biri de eğitim yönetiminde öğretmenin hiyeraşik yapılanma içindeki yerinin doğru belirlenmemiş olmamasıdır.

Giderek yaygınlaşan bir başka yaklaşımda okulun market, öğrencinin müşteri, öğretmenin de bu talebi karşılayan olarak tanımlanmaya çalışılması, öğretmenin müşteri memnuniyetine göre değerlendirilmesidir.

Bu yaklaşım, Cumhuriyetimizin öğretmen algısıyla tamamıyla ters düşmektedir. Bu anlayışa sahip olanlar öğretmenliğin, kendisinin uzmanlık mesleği olduğunu reddedip kendi içinde uzmanlık aşamaları yaratmakta, sözleşmeli, kısmi zamanlı, vekil öğretmen gibi olağan durumların dışında devreye sokulacak çalışma biçimlerini yaygınlaştırmaktadır ve getirdikleri düzenlemeler, öğretmenlik mesleğini, işçi statüsüne indirgemek veya ona yaklaştırmaktadır.

Kimi ülkelerde eğitim, kendiliğinden piyasa koşullarına göre şekillenmiş, dolayısıyla arz ve talep, kendi içinde bir çözüm üretmiştir. Oysa ülkemizde, eğitim talebini de arzı da devletin kesin çizgilerle biçimlendirdiği açıktır.

Sonuç olarak; öğretmenden ne beklediğimizi, öğretmenlik mesleğinin nasıl bir meslek olduğunu, bu mesleğin kendine özgü haklara sahip olup olmadığını, eğitim yönetimindeki yerini ve öğrencilerle kuracağı ilişkinin nasıl belirlenmesi gerektiğini çözümlemeden öğretmenin karşılaştığı sorunlara köklü çözüm getiremeyiz.

Ziyaret Bilgileri
 
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret7709
 
Site Haritası
Döviz Bilgileri
 
Kur Alış Satış
Dolar 1.5110 1.5210
Euro 1.9210 1.9360
 
Hava Durumu

 
Saat
 
 
 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım