ANASAYFA   Hakkımda   FORUM   DOSYALAR   FOTO GALERİ   MESAJ PANOSU   İLETİŞİM
Üye Girişi
Kategoriler
 
 Atatürk ve Eğitim
 Sosyoloji
 Yazılarım
 Güncel (44)
 Psikoloji ve Rehberlik (51)
 Doğan Kuban Yazıları
 Felsefe
 Yüksek Öğretim
 Çocuk Eğitimi
 Yetişkin Eğitimi
 Fen Bilimleri
 Eğitim Psikolojisi
 Eğitim Ekonomisi
 Mesleki Eğitim
 Eğitim Hukuku
 Eğitim Tarihi
 Eğitim Politikası
 Eğitim Yönetimi
 Eğitim Teknolojisi
 Ölçme Değerlendirme
 Din Eğitimi
Linkler
 
 Eleştirel Pedagoji Dergisi
 Kamudan
 Sobil Yayınevi
 İdea Yayınevi
 Yalova
 Öğretmenler Sitesi
 Sosyoloji Mezunları Derneği
 Sosyoloji Öğrencileri
 Sosyoloji Derneği
 Habercek
“Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz?” Sorusu Üzerine

“Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz?” Sorusu Üzerine*

 “Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz?” sorusu üzerinde biraz durmak istiyorum.

Birincisi, böyle bir soru bizim dile getirmek istediğimiz sorunları ortaya koymak ve bu sorunlara çözüm üretmek açısından yerinde bir soru mudur?

Soruyu böyle sorduğumuzda “Nasıl Bir İlköğretim, Nasıl Bir Ortaöğretim” sorularının da ayrı ayrı sorulması ve cevaplandırılması gerekiyor.

Oysa bizim eğitimi tüm kademeleriyle bir bütün olarak ele almak ve değerlendirmeyi ona göre yapmamız gerekir. Eğitim Psikolojisi, ilk ve ortaöğretimde sorumluluk, bağımsızlık, çevreye uyma, okuma, öğrenme, tek başına düşünme, muhakeme etme gibi yeteneklerinin biçimlendiğini ortaya koymuştur. Yükseköğretim çağına gelmiş bir gence yeni bir kişilik kazandırmak artık mümkün olmamaktadır. Yükseköğretim olsa olsa sınırlı düzeyde alışkanlıklar kazandırabilmektedir. Eğer genç, okuma ve öğrenme alışkanlığını geliştirememiş, sorumluluk bilincini kazanamamış, analiz ve sentez yeteneğini oluşturamamış ise üniversite bu gence ne verebilir?

 “Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz” sorusu, genellikle hemen herkesçe benimsenmiş bir cevabı içeriyor. Üniversiteler, özerk olmalı, demokratik olmalı, çağdaş olmalı gibi. Çoğunlukla üniversitelerin nasıl yönetileceğini içeren bir cevabı zorunlu kılmakta. Oysa üniversitelerin olmaz ise olmazlarından olan öğrenci için “nasıl bir üniversite öğrencisi, öğretim elemanları için nasıl bir öğretim elemanı, eğitim ortamı için nasıl bir eğitim ortamı” sorularını ve cevaplarını dışarıda bırakmaktadır.

İkincisi, “Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz” sorusu, peşinen mevcuttan memnun olmadığımızı, mevcudu yeterli görmediğimizi dile getiriyor. Oysa mevcut durum, yine bu soruya verilen cevabın kendisidir. 1933 Reformu, hatta daha öncesine gidersek Darülfünun, 1980 sonrasının YÖK’ü bu soruya farklı zamanlarda verilen cevaptan başka bir şey değildir.

Üçüncüsü, bu soru her zaman sorana bağlı olarak cevaplanabilmekte. Sorunun kendisi kadar kimin ve ne için istediği soruları da bir o kadar önem kazanmakta. 12 Eylül’ü geçekleştiren generaller ve onlarla işbirliği yapan Doğramacı, kendileri açısından bu soruyu cevapladılar ve YÖK denilen bir kurum ortaya çıktı. Bugünkü iktidar, aynı soruyu kendisi açısından soruyor ve cevaplıyor. YÖK kalkmalı ve YEK(Yüksek Öğretim Eşgüdüm Kurumu) kurulmalı diyor. Bu soruyu bizlerde sorduğumuz sürece, bizlerin dışında soranların ve kendilerince cevaplayanların görüşlerini de en az bizim cevabımız kadar meşru ve saygı değer bulmak zorundayız.

İyi ama üniversite dediğimiz şey, sana bana göre biçimlenebilen bir şey midir? “Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz” sorusu örtük biçimde bunu kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle, bu soru, siyasal iktidarların üniversiteye müdahalelerini meşru kılmaktadır.

Dördüncüsü, üniversitelerin biçimlenmesinde belirleyici olanın ne olduğu noktasında bizi yanılgıya düşürmektedir. Üniversiteler (diğer eğitim kurumları için de geçerli) toplumsal yapıya göre mi yoksa bir grup karar alıcı kişilerin düşünce ve eylemlerine göre mi biçimlenmektedir? Genellikle verilen cevaplarda toplumsal yapının belirleyiciliğinin göz ardı edildiği görülmektedir.

Sıraladığım bu gerekçelerden dolayı “Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz” sorusu yerine doğrudan “Üniversiteden, üniversite eğitiminden ne anlaşılması gerektiğinin” tartışılmasının bizi daha kalıcı ve uygulanabilir cevaplara götüreceğini düşünmekteyim.

Sorunu veya soruyu böyle ortaya koyduğumuzda üniversitelerimizi, siyasal iktidarların bir ölçüde etki alanın dışına çıkarabiliriz.

Buradan üniversitelerimizin, hatta eğitim sistemimizin temel bir sorununu dile getirmiş oluyorum. Üniversitelerimiz, siyasal iktidarların etkisine fazlasıyla açıktır. Bu durum, üniversitelerimizin kendine özgü gelenekler oluşturmasına, kendilerine özgü bir kimlik kazanmalarına engel olmaktadır.

Siyasal iktidarların, bilimsel bilgiyi üretenlere müdahale etmesi değil üretilen bilgileri uygulamaya sokmalarının başarı sayılması gerekir. Ne yazık ki uzun zamandır ülkemizde böyle bir zihniyet yoktur. Daha da kötüsü, siyaset alanındaki bu yanlış eğilimin en güçlü ortakları hatta kimi zaman lideri üniversitelerde görev yapmış akademisyenler olmuştur. Geçmişte de vardı şimdi de var. Şu anda birçok Bakanlığın başında akademik unvana sahip kişiler bulunuyor. Bunlardan birisi “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir” ilkesini çocuklarımıza kazandırmakla görevli olmasına karşın, bize “bilim kilisesi yaratmayın” diyebilmektedir.

Bilimsel liyakatin temel belirleyici olması gerektiğini düşündüğüm bu kurumlarda, nerede ise bu ölçütün dışında hemen her ölçüt geçerli olabilmektedir.

Üniversitelerimiz için her şey onun yönetimi ve yöneticilerine indirgenmiştir. Oysa bu yöneticilerin de önünde çeketini ilikleyeceği, saygıyla eğileceği bilim adamları yok mudur?

Üniversitelerimiz kendilerine özgü gelenek, değer ve imajlar yaratamamaktadır.

Şu soruya rektörlerimiz, öğretim üyelerimiz cevap vermelidir. Örnek olsun diye veriyorum. Diyelim ki “sosyoloji” eğitimi almak isteyen bir öğrenci bu üniversitedeki sosyoloji bölümünü neden seçer? Eğer bu öğrencinin seçiminde bu bölümün öğretim üyelerinin kimliği, uygulanan program gibi bir etken varsa sorun yoktur. Oysa biz biliyoruz ki öğrencinin bölüm seçiminde bu tür etkenlerin hiçbir önemi yoktur.

Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi 50 yıllık, Bilkent Üniversitesi 15 yıllık bir geçmişe sahipken eğer Bilkent Üniversitesi, Atatürk Üniversitesinden daha çok prestije sahip ise ortada yanlış giden bir şey olduğu açıktır.

İlk ve ortaöğretimde öğretmen üniversitelerde de öğretim üyeleri işin temelidir. Bilimsel bilgiyi üretmek, taşımak, yaymak görevini üstlenmesi buna göre ücret alması gerekenlerin atama, ihale gibi yardımcı hizmet görevlerini yaparak fazla ücret almaları ne kadar doğrudur.



* 30 Kasım 2007

Ziyaret Bilgileri
 
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam12
Toplam Ziyaret7709
 
Site Haritası
Döviz Bilgileri
 
Kur Alış Satış
Dolar 1.5110 1.5210
Euro 1.9210 1.9360
 
Hava Durumu

 
Saat
 
 
 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım