Hiçbirimizin Yedeği YokUlus’taki terör eylemi... Güneydoğu’dan gelen şehit haberleri arasında iki öğretmen meslektaşımızın öldürülmesi... Hiç birimizin yedeği yok. Ölüm karşısında duygularımızın anlamı da bir yere kadar. Bir sonraki, bir öncekinin yerini alıyor. Duygularımızın söze dönüşmüş hali bize dahi kimi zaman komik geliyor. Kınıyoruz,, öfkemizin dayanılmaz sınırlara ulaştığından bahsediyoruz. Duygularımızı daha sonra, gündelik yaşamın önümüze koyduğu sorunların altında bir sonrakine kadar kor halde saklayı veriyoruz. Sonra bir daha, bir daha... Aynı sarmalın içinde kalıyor, yaşamımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Kayseri’de bir aileden altı çocuk, çöpe atılmış sebze artıklarını toplarken yaşamını kaybediyor. Üzerinde dahi durmuyoruz. Sait Hocamızın karnına saplanan bıçak, Deprem öğretmenin sol gözünden giren kurşun ve Ulus’ta bedenleri paramparça eden bomba; bir süreliğine anlam ve söze dayalı yaşam kurgumuzu ortadan kaldırıyor, bizi insanlığımızdan arındırılmış biçimde öylece bırakıyor. Dr. Frankl, “anlam istemi”nin engellenmesinin sonuçlarının nelere yol açtığını, İkinci Dünya Savaşında Hitler’in toplama kamplarında yaşadıklarından yola çıkarak yıllar öncesinde yazmıştı. Okurken, kimi yerlerin yanına “trajik iyimserlik” yazmış, bu deyimi de yine ondan almıştım. Şu anda bu satırları yazarken yaşananları kendimce anlamlı kılmaya çalışıyorum. Yaşadığım çaresizlik duygusunun yaşattığı acıdan yola çıkıyor, ona tutunuyorum. Deprem öğretmenin yerde yatan görüntüsü gözlerimin önüne geliyor ve bedenimi saran acının neye yaradığını sorduruyor. Çelişki gibi duruyor ama onu geri getirmeye hiçbir katkısı olmayacak olan acım, bana onurumu ve direnme gücümü yeniden veriyor. Çaresizliğim beni çözerken, yaşadığım acı bir kez daha yeniden inşaa ediyor. Frankl, toplama kampı ortamında “domuz gibi davranmak” ile “aziz gibi davranmanın” bizim kararlarımıza bağlı olduğunu yazmıştı. İnsan kendini yeniden, yeniden inşaa edebilen varlıktı. Bana, bütün bunları yaşatan ideallerim ve onun için seçtiğim araçlar arasındaki ilişkilerim. O ilişkiler içinde örülen değerlerim. Beni çaresizliğe sürükleyen de acıya tutunarak yükselten de onlar. *** Fransa’da 1826-30 arasında 279 olan cinayet sayısı 1876-80 arasında 160’a kadar düşünce Durkheim bu gerilemeyi, uygarlıkla bağlantılandırır ve şöyle bir sonuca ulaşır: “Demek ki cinayet uygarlıkla birlikte azalmaktadır.” Oysa cinayetlerin azalmasına yol açan gelişmişlik hali diğer suçların ise artmasına neden olmaktadır. 1826’da 10 bin olan hırsız sayısı 1880’ne geldiğinde 41522’ye çıkar. Neden cinayetler azalmaktadır sorusu bu büyük sosyolog için cevaplandırılması gereken önemli bir sorudur ve O, “uygarlık insana dair evrensel değerler üretmiş olduğundan cinayetlerin azalmasına neden olmuş değildir...İnsanlığa ve bireye yabancı amaçlara bağlayan etkenlerin azalmasıdır”, cinayetleri azaltan diye yazar. Durkheim gibi düşünerek devam edelim. Okul, toplumsal gelişimin, uygarlaşmanın merkezinde yer alır. Okulun temel birleşenleri öğrenci ve öğretmenin, cinayet işlemesi veya cinayete kurban gitmesi, diğer toplumsal kurumların üyelerinden çok daha farklı ele alınmalıdır, üzerinde durulmalıdır. Oysa bu olayların önemi yeterince kavranmış değildir. Geçen yıl öğrenciler arasında gözlenen şiddetin, bu yılda aynı şekilde devam etmesi, tıpkı diğer olaylarda olduğu gibi bizi duyarsızlaşmaya, alışmaya götürüyor. *** Şiddetin biyolojik nedenleri olabilir. Ama toplumsal ilişkiler ağının içinde varlık göstermekte ve ilişkiler ağının kültürel ikliminin ürünü olarak varlık bulmakta. Kısacası boşlukta oluşmuyor, bizimle birlikte var oluyor. Kuralların anlamını yitirdiği, tutku ve duyguların aklın önünde çözüm ürettiği bir toplumda, şiddet sorun çözmenin kestirme yolu oluyor.
|