| Temeldeki Sorun ve Eğitim |
|
Otomobil motoru, sosyologların “yapı” kavramını açıklarken sıkça başvurdukları örnekler arasında yer alır ve motorun her bir parçasını tek tek sayarlar: Yakıt deposu, yağ bölmesi, akü, şarj dinamosu, marş motoru, karbüratör, radyatör vb. Devamla derler ki “adı sayılan bu parçalar arasında karşılıklı ve düzenli ilişkiler vardır. Her bir parça kendi başına anlam taşısa da işlevselliğini ancak bütünün içinde kazanır. Değişimlere karşın varlığını sürdürür, ancak bütün niteliksel bir değişime uğradığında değişir.” Bu bakış açısı, yapının parçalardan önce geldiğini bir varsayım olarak kabul eder. Sosyologlar, bu kavramı toplumsal ilişkileri açıklamak amacıyla kullandıklarında toplumsal yapı kavramına ulaşırlar. Onlara göre, toplusal yapı, “nüfus, çevre, yerleşim yeri, ekonomi, toplumsal sınıflar, eğitim, siyaset, hukuk, aile, din” gibi kurumların oluşturduğu bir bütündür. Bu kavram sayesinde biz, bir kurumdaki değişimin veya düzenlemenin diğer kurumlardaki yansımasını görebilir, sonuçları hakkında bilgi sahibi oluruz. Şimdi “yapısal sorundan” ne anlamımız gerektiğini söyleyebiliriz: Konumuz eğitim olduğuna göre böyle bir sorun salt eğitime ait olmayacak, bütüne veya bütünün öğeleriyle ilgili olacak. İkincisi kendisi bir sorun olmakla beraber, ortaya çıkardığı sonuçların da sorun olarak algılanır olması gerekiyor. Daha doğru bir anlatımla, böyle bir sorunu biz, ancak belirtileri olarak tanımlayabileceğimiz sorunlardan yola çıkarak tanımlayabiliriz. Kimileri, bu tür sorunlara “kök sorun” veya “ana sorun” demeyi yeğliyor. Oysa hiçbir sorun boşlukta oluşmuyor, toplumda, onun içerdiği ilişkiler ağında varlık buluyor. Dolayısıyla, “yapısal sorun” kavramlaştırması bu bağı kurduğundan daha iyi bir anlatıma sahiptir. Bu kısa girişten yola çıkarak, ülkemizin için yapısal özellikler taşıyan tek bir sorun başlığı bulabiliriz. O da çağdaşlaşmadır. Hangi sorunu ele alırsak alalım, arka planında mutlaka bu sorun vardır. Türkiye, 200 yılı aşkındır, böyle bir sorunu aşmakla, bunun yarattığı gerilimlerle uğraşmaktadır. Bu süreci yaşayan bir toplum aynı zamanda bir “geçiş toplumu”dur. Böyle bir toplumda, toplumsal yapıyı oluşturan kurumlar arasındaki çatışma, farklılık, bir biriyle paralel bir gelişim göstermez. Geride bıraktığımız iki asır, bu sorunu nasıl aşacağımıza dair projelerle doludur ve projelerin en önemlisi ve vazgeçilmez olanı Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyet, bir çağdaşlaşma projesidir. Bu projenin tümüyle gerçeğe dönüşmesi salt devletimizin adına bu kelimenin eklenmesi değildir elbette. Toplumdaki bütün kurumlarda, cumhuriyet fikrinin kendisini var edebilmesidir. Bunu sadece çıkarılan kanunlarla, hukuki düzenlemelerle başaramayacağımız açıktır. Toplumsal ilişkilere biçim vermede salt kanuni düzenlemeler yeterli olamaz, toplum, bundan daha önemli olan düzenleyicilere; değerler sistemine, kurumsal ilişkilere sahiptir. Eğitim, temel sorunu çözmede, cumhuriyet projesinin merkezinde yer alır. Çünkü bu proje, kendisini ancak gelecek nesiller ve onların kazandığı değerler üzerinden gerçekleştirebilir. Bunu gerçekleştirebilmek için de üç değişmez ilke belirlemiştir. Birincisi, temel eğitimin zorunlu ve devlet okullarında parasız olması, ikincisi içeriğinin laik ve bilimsel olması, üçüncüsü eğitim programlarında birliğin sağlanması. Bugün bu ilkeler Anayasanın teminatı, güvencesi altındadır. (Diğer ilkeler, Anayasanın genel ilkeleri arasında yer aldığından salt eğitimle ilgili değildir.) Eğitimin yapısal sorunları, kurumsal bağlantıları açısından genellikle tek bir kurumla ilgili değildir. Örneğin din kurumu ile eğitim kurumu arasındaki bir sorun, siyaset, hukuk, aile kurumlarıyla bağlantılı olabilmektedir. Bu nedenle böyle bir sorunu, din kurumu bağlamında çözseniz dahi diğer bağlantılarına çözüm getirmediğinizde çözebilmeniz, tümüyle ortadan kaldırabilmeniz mümkün gözükmemektedir. Eğitimi etkileme açısından günümüz toplumlarında öncelik, ekonomi kurumuna aittir. Dolayısıyla, eğitim üzerinde ekonomi kurumunun baskısı, yönlendiriciliği öne çıkmaktadır. Ekonominin eğitim alanında ortaya çıkardığı yapısal sorun “kaynak yetersizliği” veya ekonomik kaynağın önceliğinin eğitim olmamasıdır. Bizim veya bizim gibi ülkeler için, ikinci sıradaki yapısal sorun din kurumu ile eğitim kurumu arasındaki ilişkiden kaynaklanmaktadır ve sorun kendisini “eğitimin dinselleştirilmesi” veya laik eğitime direnme olarak göstermektedir. Bu sorun, kimi zaman kendisine geleneksel kültürel yapıyı da esas alabilmekte ve eğitim üzerinde gelenek baskısı diye tanımlayabileceğimiz bir başka yapısal sorunla iç içe geçebilmektedir. Diğer yandan hukuk, siyaset ve aile kurumlarıyla eğitim arasındaki ilişki de bu sorunu eğitim alanına taşıyabilmektedir. Üçüncü sorun siyaset kurumu bağlamında ortaya çıkmaktadır ve eğitim, genellikle bir iktidar alanı olarak algılanmaktadır. Dördüncüsü nüfus kurumuyla bağlantılı olarak ortaya çıkmaktadır ve bu sorunu nüfus baskısı olarak tanımlayabiliriz, kendisini önemli ölçüde ekonomiyle bağlantılı bir biçimde eğitime yansıtmaktadır. Beşincisi yerleşim yeriyle bağlantılı gibi gözükse de ekonomi ve nüfus kurumlarındaki değişimle yakından ilişkilidir, kır-kent farklılığı ve göç sorunu. Bu sorunun, bir başka temel görünüm biçimi de bölgesel farklılıklardır. Altıncısı toplumsal sınıflardaki değişimle, dolayısıyla aynı oranda ekonomiyle de ilgilidir. Eğitim hakkını kullanmada eşitsizlik sorunu. Yedincisi teknoloji ve iletişim araçlarındaki ilerlemenin yarattığı hızlı değişim. Burada sıraladığımız yedi sorun odağı diğer bütün sorunların kaynağını oluşturmaktadır. Sonuçta şunu söyleyebiliriz. Eğitime sistemimiz (Yüksek Öğretim hariç) ülkemizin temel sorunu olan çağdaşlaşma bağlamında 7’si doğrudan diğer toplumsal kurumlar bağlamında ortaya çıkan ve dolayısıyla da bu kurumlardaki düzenlemelerden etkilenen, 3’ü ise çözümü eğitim kurumu içinde başarılabilecek 10 yapısal soruna göre şekillenmektedir. Yapısal sorunların çözümünün bugünden yarına olamayacağı kesin. Ne var ki bu sorunlara karşı, ulusal uzlaşmayı içeren yeni bir ulusal eğitim politikasının belirlenmesi gerekmektedir. Nerede ise bütün yetkilerin tek bir kişinin Milli Eğitim Bakanın elinde toplanması, sorunların çözümünün ısrarla yapısal sorunlara odaklanmadan kanuni düzenlemeler, yönetmelik, yönerge ve genelgelerle çözülmek istenmesi, bakanlık faaliyetinin girdiler bağlamında ele alınması yaklaşımından vazgeçilmesi gerekiyor. Bu yaklaşımın artık nasıl komik duruma geldiğini göstermek açısından şu bilgiyi paylaşmamız yerinde olacaktır. 1940 yılı ile Milli Eğitim Temel Kanunun yayınlandığı 1973 yılına kadar eğitimle ilgili çıkarılan yasa sayısı 35’dir. Halbuki sadece bu dönemde doğrudan ve dolaylı eğitimle ilgili çıkarılan yasa sayısı 30’u bulmuştur. 130’u aşan yönetmelik değişikliği, 400’ ün üzerinde genelge yayınlanmıştır. Sorunlarımıza sadece Milli Eğitim Bakanlığının içinden değil, toplumumuzun bütün kurumlarını toplumsal koşullar içinde tarihsel gelişimleriyle dikkate alarak bakmalıyız. Artık yeni bir Milli Eğitim Strateji belgemizin, özel bir Milli Eğitim Şurası toplayarak yazılması gerekiyor ve bu belgenin bütün idari yapıları bağlaması için yasal bir temele oturtulması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı bugünkü haliyle yönetilemeyen bir bakanlık haline gelmiştir. Temel yaklaşım, sadece öne çıkan soruna önlem alma biçimindedir. Kimi kez de bu, var olan sorunun ürettiği yasal veya hukuki olmayan çözümün, yasal hale getirilmesi, hukuki güvenceye kavuşturulmasıdır. Kısacası; nedenlere değil sonuçlara çözüm arayan anlayışı terk etmek gerek. Bu işlerin, yap-boz mantığı veya reform yapıyorum düşüncesiyle de olmayacağı açık. Çözüm milli eğitimi, “Milli Eğitim” yapmaktır. 22 Mayıs 2007
0 Yorum - Yorum Yaz
|