ANASAYFA   Hakkımda   FORUM   DOSYALAR   FOTO GALERİ   MESAJ PANOSU   İLETİŞİM
Üye Girişi
Kategoriler
 
 Atatürk ve Eğitim
 Sosyoloji
 Yazılarım
 Güncel (44)
 Psikoloji ve Rehberlik (51)
 Doğan Kuban Yazıları
 Felsefe
 Yüksek Öğretim
 Çocuk Eğitimi
 Yetişkin Eğitimi
 Fen Bilimleri
 Eğitim Psikolojisi
 Eğitim Ekonomisi
 Mesleki Eğitim
 Eğitim Hukuku
 Eğitim Tarihi
 Eğitim Politikası
 Eğitim Yönetimi
 Eğitim Teknolojisi
 Ölçme Değerlendirme
 Din Eğitimi
Linkler
 
 Eleştirel Pedagoji Dergisi
 Kamudan
 Sobil Yayınevi
 İdea Yayınevi
 Yalova
 Öğretmenler Sitesi
 Sosyoloji Mezunları Derneği
 Sosyoloji Öğrencileri
 Sosyoloji Derneği
 Habercek
Eyüp Beyaz’dan Ogün Samast’a Sorumlu Kim?

Eyüp Beyaz’dan Ogün Samast’a Sorumlu Kim?

 

Tarihini tam hatırlamamakla birlikte 5-6 ay kadar önce gazetelerde küçük bir haber olarak okumuştum. Emniyet Genel Müdürlüğü bir genelge yayınlamış. Yayınlanan genelgeye göre, Emniyet, üniversite öğrencilerini izleyecek ve onların uygunsuz davranışlarını üniversite yönetimine rapor edecekmiş.

Doğrusu Emniyet Genel Müdürlüğü’nün böyle bir genelge yayınlamaya neden ihtiyaç duyduğu beni ilgilendirmiyor. Mutlaka kendilerince önemli nedenleri vardır. Beni ilgilendiren bu genelgeye de yansıyan ve hayli etkili olan özelde üniversitelerin (aslında okulun) birer suçlu üretme merkezi gibi algılanması.

Emniyetin genelgesiyle ilgili haberi okurken birden şu Eyüp Beyaz aklıma gelmişti. Hani Adalet Bakanlığına saldıran “canlı bomba” Eyüp Beyaz. Eğitim Fakültesi mezunu, öğretmen adayı Eyüp Beyaz.

Beyaz’ın bir iki gün gündemde kalan eylemiyle ilgili haberlerden biri hafızama kazınmış. Gazetelerden mi okudum, yoksa TV haberlerinden mi aklımda kaldı bilmiyorum. Hafızama güvenerek yazıyorum. Beyaz’ın babası Adalet Bakanını ziyaret ettikten sonra şu mealde cümleler kurmuştu: “Oğlum önceden böyle değildi. Onu okul bu hale getirdi. Aklını çelmişler. Okumak istedi, bizde okuttuk. Okutmasaydık böyle olmayacaktı.”

Bu cümleler bana öylesine tanıdık geldi ki.

Okulu, özellikle de üniversiteleri, insanı yoldan çıkaran, onu birer suçlu haline getiren yer olarak görmek, sadece Eyüp Beyaz’ın babasına ait bir gözlem ve düşünce değil. 12 Eylül öncesi ve sonrasını hatırlayanlar bilir, buna benzer cümleleri devletin en tepesindekiler dile getirirlerdi. O günlerde çocuklarını okula gönderen anne ve babalar hemen her gün, sabah-akşam; “Aman oğlum, kızım, doğru git doğru gel. Aman ha herhangi bir şeye karışayım deme” cümlelerini çocuklarına, yüreklerinin sesiyle söylerlerdi. Okutmak, okumak güzel şeydi de okul denilen yerde bir o kadar kötüydü. Kötü olmakla da kalmıyor, kötülüklerinde kaynağıydı. Sağduyuları bunu biliyor, bunu söyletiyordu. Ve onların sağduyularına kanıt o kadar çoktu ki. Kanıt, bazen kendi oğlu-kızı, bazen komşunun çocuklarından biriydi.

Gerçekte, üniversitede veya okulun kendisinde, bu gençlere neler oluyor?

Yine yanlış hatırlamıyorsam, Bakan Cemil Çiçek’in Eyüp Beyaz’ın babasına söylediği gibi “birileri bu çocukları kandırıyor, onların beyinlerini mi yıkıyor?”

Diyelim ki siyasal referanslara dayalı suçlarda böyle. Ya diğer suç türlerinde de mi beyin yıkanıyor, gençler kandırılıyor?

Sağduyu Bilgisi

Sağduyu bilgisi önemlidir. Gündelik deneyimlerimizi anlamlı kılar, yaşamımızı kolaylaştırır. Ne yazık ki bazen gerçeğin anlaşılmasının önündeki en büyük engel de bu türden bilgilerdir. Gündelik yaşamın içinde duygularla, değerlerle içice geçen bir mantık örüntüsüne büründüğünden önyargıların da en önemli dayanağıdır ve bu tür bilgileri değiştirmek zordur. 1977 Nobel ekonomi ödülünün sahibi James Meade, mezar taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti: “Bütün yaşamı boyunca ekonomiyi anlamaya çalıştı ama sağduyu her zaman yolundan alıkoydu.” Oysa çoğu kez sağduyuya dayalı bilginin karşısında olan bilimsel bilgi, bize bir başka gerçeklik sunar. Bildiğimiz suyun, havanın, taşın, vb çok şeyin başka şeyler olduğunu söyler.

Eğer sağduyu bilgisi yerine okulda gençlerin kendi aralarındaki ilişkilere bilimsel bilgi yardımıyla bakar ve anlamaya çalışırsak, üniversiteyi birer suçlu üretme merkezi gibi gören anlayışın koca bir yalan olduğunu görürüz. Üniversite ortamı, ne gençlerin kandırılmasına kolaylıklar sağlar, nede beyinlerinin yıkanmasına. Hatta tam tersinin olduğunu söyleyebilirim.

Bu sözlerimin üzerine itirazları duyar gibiyim.

Üniversite önlerinde ellerinde sopalarla birbirine giren veya uyuşturucu bağımlısı gençler, nerede öğreniyorlar bütün bunları? Üniversitenin o özgür ortamı hiç mi etkili değil, gençlerin bu sapkın davranışlarının oluşumunda? Neden yasadışı örgütler üniversitenin dışında yuvalanamıyor? Bakın militanlara, hepsi üniversite de okuyan gençler.” Benim sözlerime bu ve buna benzer karşı görüşler ileri sürülecektir.

Bir kez daha söylüyorum bu itirazlar gerçeği yansıtmıyor.

Savımı kanıtlamak için sağduyunun ortaya koyduğu bir bilgiden başlamak istiyorum.

Bizim toplumumuzda çocuğunu okula gönderen anne-baba, nasıl yukarıda bahsettiğim öğüdü çocuğuna veriyorsa onu, köyünden büyük bir kente gönderirken de benzer öğütler verir. O büyük kentin, çocuğunu elinden alacağı korkusunu yaşar. Mümkünse bir tanıdığın yanına göndermeyi endişelerini azaltmak için tercih eder. Eski sinema filmlerimizde, bu konu fazlasıyla ele alınmıştır. O, taşı toprağı altın İstanbul, bu filmlerde aynı zamanda insanı öğüten, yok eden bir kenttir, hatırlarsınız.

Aslında, köyünden İstanbul’a gelen insana ne oluyorsa üniversite öğrencisine de o oluyor.

Aralarındaki en önemli fark, işte bahsi geçen genelgede olduğu gibi üniversite öğrencisinin arkasına bir polis takılırken köyünden kente inen, gariban ve mazlumdur. Oysa kentte işlenen suçlara ve bu suçların insan kaynağına bakıldığında üniversite öğrencileri, masumiyet abidesi gibidir.

Şimdi bu farklı yaklaşımın nedenlerini anlamaya çalışalım. Önce bazı hatırlatmalarda bulunayım.

Bir, bireylerin hiçbir davranışı boşlukta oluşmaz. Bir toplumsal ilişki içinde veya bir grubun içinde gelişir ve bir beklentiye karşılık gelecek şekilde anlam kazanır.

İki, bireyin davranışları, her ne kadar kendisince bireysel tercih olarak belirtilse de genellikle kendi seçimlerine dayanmaz.

Üç, toplumsal ilişkiler ve davranışlar, toplumsal normlarla yönlendirilir, toplumsal değerlerle desteklenir ve tarihsel bir bağlama sahiptir.

Dört, bir şeyin bilgisine sahip olmak tek başına o bilgiye uygun davranışı beraberinde getirmez.

Bu genel bilgilerden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Eğer üniversitelerde olup bitenlerde toplumsal normlara ve bu normları destekleyen değerlere aykırı bir şeyler oluyorsa, mutlaka bir grubun içinde olur. Ne yazık ki toplumsal yaşamın kendisi gruplar içinde oluştuğundan, toplumsal grubun olduğu her yerde normlara ve değerlere aykırı davranışlar gerçekleşir. Aile, toplumun temel grubudur ve aile içinde hemen her gün normlar çiğnenir, bu normları destekleyen değerler gözardı edilir. Çünkü eşlerden biri sık sık dayak yer, çocuk aile içinde her gün biraz daha fazla hırpalanır ve bunlarda suçtur ama kimsenin aklına her ailenin peşine bir polis takmak gelmez.

Sorumlu(Suçlu) Kim?

Bir toplumda suç sayılan davranışları tanımlayan irade, bu davranışların gerçekleşmemesini istiyorsa yapması gereken, toplumdaki değişimi ve bireyin içinde yer alabileceği grupları anlamak olmalıdır. Ona göre çözümler üretmeli. Çünkü, okul, (özelde üniversite, yukarıda belirttiğim büyük kentler) bireye, farklı gruplara üye olma ve bu üyelikle birlikte farklılaşma, özgürleşme fırsatları veya tersi, farklılaşmayı önleyen, özgürleşmesini kısıtlayan ilişkiler sağlar. Anne-babalar çoğunlukla fiziksel yakınlığa dayalı, birincil ilişkilerin egemen olduğu grupta kendilerini ifade edebildiklerinden, bu yeni grubu ve ilişkilerini anlamakta zorlanırlar. Özellikle de bu yeni grupların kültürel örüntülerinin farklılığı, anne-babayı endişelendirebilir. Bu doğaldır, doğal olmayan, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, anne-baba düzeyinden soruna yaklaşım sergilemesidir.

Çağdaş, gelişmiş bir toplum, geniş çaplı toplumsal farklılaşmalara olanak sağlayan toplumdur ve okul, bu gelişime en önemli katkıyı sağlayan kurumların başında gelir. Kimi kez bu farklılaşmalar toplumda alt gruplar ve bunların sahip olduğu değerler, anlamlar ve simgeler ile alt kültüre dönüşür. Sorun bu dönüşüm değildir. Oysa Emniyet Genel Müdürlüğü bu dönüşümü tehlikeli bulmaktadır. Bu yaklaşım, eşyanın doğasına aykırıdır ve rasyonel bir temeli bulunmamaktadır. İstesek de istemesek de bunları bir şekilde yaşayacağız. Kaçınılmaz olan bir süreci sorumlu tutmak, bireyi burada kuşatmak yerine görev sürecin kendisindeki potansiyel tehlikelere çözüm üretmek olmalıdır.

Üniversite mezunu, öğretmenlik eğitimi almış biri nasıl oluyorda canlı bomba haline gelebiliyor? “Kandırılıyor, beyinleri yıkanıyor” açıklaması gerçekten yeterli midir? O zaman sorulmaz mı, bu kandırılan, beyni yıkanan genç, kendi davranışına meşruiyet sağlayan tezlerin karşıtını bilmiyor mu? Üniversite dördüncü sınıfına kadar aldığı eğitimin, edindiği bilginin, başardığı sınavların yeri nedir?

Ne diyordu Eyüp Beyaz’ın babası “keşke okutmasaydım”. Emniyet Genel Müdürlüğü nasıl düşünüyor? “Üniversiteler, bu işin merkezi.”

Bu savı bir an için doğru kabul edelim. Ya ilköğretimden terk Ogün Samast’ın durumunu nasıl açıklayacağız?

Bir sendikamızın başkanı çoktan açıklamış bile. Suçlu “eğitim sistemi”.

Baba Beyaz’a göre“Eyüp Beyaz okudu, suç işledi”.  Emineyete göre “üniversitede okuyanlar suç işleme potansiyeline sahip” Sendika başkanımıza göre “iyi bir eğitim sistemi olmadığından suç işleniyor.” Doğrusu insanın aklına, kaldıralım şu okulları diyesi geliyor. Ama bir isim daha var, beni bu düşünceden uzaklaştıran. Danıştay saldırısının faili Avukat Alparslan Arslan. Eğitimcilerin eğiticisi bir babanın başarılı oğlu. Nedense oğlundan çok tıpkı Eyüp Beyaz’da olduğu gibi babasının sözleri aklıma geliyor mahkeme önlerinde kükreyen bir ses tonuyla dile getirdiği.

Mademki Alparslan Aslan’ı söyledik, Rahip Andrea Sentore cinayetinin sanığı lise öğrencisi O.A.’yı da unutmayalım.

Şimdi şöyle bir sıralama yapalım:

Ogün Samast-İlköğretim terk.

O.A- Lise öğrencisi.

Eyüp Beyaz- Üniversite terk.

Alparslan Arslan- Üniversite mezunu. Kariyer sahibi.

Bu itirazları, yaşanan hayal kırıklıklarını anlıyorum. Çünkü bu düşüncelerin arkasında eğitimi, bir insan mühendisliğine indirgeyen düşünüş tarzı yatıyor, bilimsel hiçbir değeri olmayan. Korkunç olanı, bu düşünüş tarzının yetkilisinden yetkisizine, eğitimcisinden eğitimci olmayana paylaşılan egemen bir yaklaşım olmasıdır.

Yukarıda belirttim, toplumsal ilişkiler boşlukta oluşmuyor ve tarihsel bir boyut içeriyor. Unutmayalım ki, bu egemen anlayışın tersine eğitim tek başına hiçbir şeyin belirleyicisi değildir.

Şöylesi basit bir düşünce egzersizi aslında sorumluyu kolayca bulur. Bize yol gösterir. 100–150 yıl önce de cinayetler vardı, ama okullar bu kadar yaygın değildi. Dolayısıyla okullar olmadan, eğitim basamaklarından geçmeden de insanlar öldürülebiliyordu, öldürüyordu. Ama kimse, kendi yaşamına doğrudan müdahalesi olmayan biri için Anadolunun bir kentinden kalkıp adam öldürmeye kalkışmıyordu?

Varmak istediğim nokta kısaca şudur:

İçinde bulunduğumuz toplum hızlı ve çarpık bir değişim sürecinden geçiyor. Durkheim’in terimiyle “anomik” bir toplum. Ekonomisinden siyasetine, hukukuna, bütün toplumsal kurumlarıyla iliğine kadar yaşıyoruz bunu. Eğitim, bu kurumlarla şekilleniyor, işlevsellik kazanıyor. Değişimin bu yönünü görmeden eğitimi sorumlu tutmak sadece gerçeğin üzerini örtmek, anlamamaya direnmek demektir. Tıpkı ormanı görmeden ağacı görmek veya bataklık yerine sivrisinek ile mücadele etmek gibi. 22.1.2007
Ziyaret Bilgileri
 
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam10
Toplam Ziyaret7707
 
Site Haritası
Döviz Bilgileri
 
Kur Alış Satış
Dolar 1.5110 1.5210
Euro 1.9210 1.9360
 
Hava Durumu

 
Saat
 
 
 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım