Ulusal Eğitim Nedir? Ulusal eğitim istiyoruz. Bu ne demektir? Bunu karşıtı ile daha açık anlarız. Ulusal eğitimin zıddı nedir derlerse söyleyebiliriz: Bu belki dini eğitim, yahut evrensel eğitimdir. Sizin vereceğiniz eğitim dini değil, yahut evrenselci değil ulusaldır. Sistem bu. Bizim eğitimimiz kendimizin olacak ve kendimiz için olacak. İsmet İNÖNÜ 05.05.1925 Muallimler Birliği Kongre Üyelerine Hitap Eğitim denildiğinde çoğu kez aynı şeyleri anlamıyoruz. Ülkemizde eğitimi, birbirinden farklı en az 6 anlamda kullanıyoruz. Eğitim dersleri dediğimizde, eğitimi bir akademik disiplin, eğitim planlaması dediğimizde sosyal hizmet anlamında, bireyin eğitim seviyesi dediğimizde, kasıtlı kültürlemeden, nerede eğitim gördünüz dediğimizde, öğrenim anlamında, eğitim sistemimiz bozuk dediğimizde sosyal kurum anlamında kullanmış oluruz.. Eğitimin bütün bu farklı anlamlarının dayandığı kavramın “kasıtlı kültürleme” olduğunu, dolayısıyla diğer anlamlarının buradan çıkmalar olduğu görülmektedir. Eğitimin yukarıda belirttiğimiz farklı kullanımlarını da dikkate aldığımızda yapacağımız tanım, (ki en yaygın tanımı budur) “Bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir” Bu tanımda “istendik” kelimesi önemlidir. Çünkü eğitimin önceden tasarlandığını gösterir ve kasıt kelimesi ise istenilen davranış değişikliklerinin tesadüfi ve farkında olunmayan bir süreç olmadığını gösterir. Tersi durumda eğitim, kültürlemeden farklı bir şey olmazdı. Konuya eğitimi tanımlamakla başladım, çünkü ileride anlatacağım sorunlar bağlamında bu çok önemli olacak. En azından eğitimin son tahlilde bir bilinç düzenleme faaliyeti olduğunun bilinmesi gerekir. Sorun; kim, kimin bilincini düzenliyor, bu düzenleme hakkını nereden alıyor ve bunu ne amaçla yapıyor? Eğitime, eğitim sorunlarımıza bu sorular bağlamında yaklaştığımızda konu daha anlaşılır olacaktır. Buradan ulusal eğitimi tanımlamaya geçebilirim. Ulusal eğitim; bir ulusun, kendi varlığını sürdürme amacıyla egemenliğini kullandığı kurumlar aracılığıyla “yurttaşlarının” bilincini düzenleme faaliyetlerinin tümüdür. Bu tanımın olabildiğince genel ve geniş olduğunu söylememe gerek yok. Tanımı şu şekilde açabiliriz: Ulusal eğitim; ulusun varlığını, geleceğini, temel hedeflerini, birlik ve beraberliğini sürdürmesinin ilkelerini, kurallarını, bu ilke ve kuralların felsefi dayanaklarını genç nesillere aktarma, onlarda bu yönde istendik davranışlar geliştirme ve kendilerinde bunların sürdürülmesi yönünde bir iradenin oluşmasını sağlamak amacını taşıyan eğitim politikasının adıdır. Bu tanımı anlayabilmemiz için, ulusal eğitimin, toplumların tarihsel gelişimleri sürecinde hangi egemen eğitim anlayışının karşıtı olarak ortaya çıktığının bilinmesi gerekir. Ayrıntılarına girmemek kaydıyla feodal toplumsal yapının egemen eğitim anlayışı olan dini eğitimin karşıtı olduğunu belirtmek gerekir. Aynı zamanda ulusal eğitim, muhafazakarlık, liberalizm ve sınıf mücadelesi esasına dayanan sosyalizmin öne sürdüğü eğitim anlayışlarının da karşısındadır. Bunu söylerken, bu akımların kimi tezlerini benimsediğini de göz ardı etmiyorum. Farklılık, eğitimin toplumsal yapıdaki örgütlenme ve amaçlarındadır. Buradan ulusal eğitimin bazı özelliklerine geçebilirim: Ulusal eğitimin kılavuzu bilim ve tekniktir. Bilim ve teknik için hiçbir kısıtlama ve koşul koyma yoktur. Ulusun geleceği olan çocuk ve gençlerde ulusal bilincin, bu bilinçle beslenen aidiyetin oluşması esastır. Bu nedenle ulusal kimliğin inşası ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ulusun, tarihsel ve sosyolojik olgu olmaktan çok bunlara dayanılarak inşaa edildiğini benimser. Devrimcidir. Eskinin köhnemiş düşüncelerinden yeni nesilleri uzak tutar. Halkçıdır. Laiktir. Toplum yaşamında korkuya dayalı ahlak yerine, özgürlük ve düzen arasında uzlaşmayı esas alan ahlak ve erdemi her bireye kazandırmak ister. Faydacıdır. Bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı yada uygarlık zevkinden çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, işe yarar ve kullanabilen bir araç olarak görür. Ulusal ekonominin talep ettiği bireyi yetiştirmek amacındadır ve bu nedenle planlılığı bir ilke olarak benimser. Toplumsal farklılıkları kabul etmekle birlikte, benzerlikleri esas alır, bunların çoğalmasını, paylaşılmasını sağlar. Bu nedenle eğitimde öğretim birliğini esas alır. Mesleki beceriler edinme ve uzmanlaşma aşamasına kadar eğitim ve öğretimde birlik, ulusun ilerlemesi açısından vazgeçilmezdir. Geçmiş ve gelecek arasında temel atıflarının geleceğe dönük olarak yapar. Irk, cinsiyet ve sınıf ayrımının eğitim ortamına yansımasına izin vermez. Bireyleri, ilgi ve kabiliyetlerine göre yönlendirir. Aldıkları eğitimin yaşamlarında kolaylaştırıcı, özgürleştirici olmasına dikkat eder. Eğitim ve öğretim işlerinin temelinde öğretmeni görür. Okul ve aile arasında bir işbirliğinin gerekliliğini savunur. Eğitim, temel bir insan hakkıdır ve ilköğretim çağındaki her çocuk için zorunlu ve parasızdır. Özgür ve demokratik bir toplumu yaratmayı amaçlar. Eğitimin yaşam boyu sürmesini savunur. Yukarıda bir kısmını vurguladığım ilkeler, ulusal eğitimimizin temel ilkeleridir ve bazıları 1973 yılında yürürlüğe giren Milli Eğitim Temel Kanunumuzun başlangıcında yer alır. Bu ilkeler aynı zamanda ilköğretim ve orta öğretim müfredatımızın dayanaklarını da oluşturmaktadır. Ulusal eğitimin temel eğitim felsefesi rasyonalizm (akılcılık), realizm ve pragmatizmdir. Ülkemizde Ulusal Eğitimin Sorunları Ülkemizde eğitim sistemimizin ilkelerini prensipte Milli Eğitim Şurası belirler ve önerir, Talim Terbiye Kurulu bunları programlara ve diğer yasal düzenlemelere yansıtır. Artık bu işin böyle olduğunu söylememiz mümkün değildir. Ne şuralar şuradır, nede Talim Terbiye Kurulu Mustafa Necati’nin kuruluşunda koyduğu ilkelerin egemen olduğu bir kurumdur. Dikkat edilirse ülkemizde eğitimde belirleyici olan iktidara gelen siyasi partilerin programıdır. O parti ve onun atadığı bakan ne kadar ulusalcı ise eğitimimizde o kadar ulusalcıdır. Yukarıda ulusal eğitimin özellikleri olarak belirttiğim bütün ilkeler bugünkü eğitimde politika belirleyicileri tarafından tartışmalı hale getirilmekle kalınmamış altı boşaltılmıştır. Ulusal eğitimimiz, kendisini mufazakar olarak tanımlayanlarla liberal olarak tanımlayan iki ideolojik yaklaşımın saldırısına maruz bırakılmıştır. Düşünün ki bilimin kılavuzluğundan bahsettiğimizde Sayın Bakan “Bilim kilisesi” yaratmayın diyebilmektedir. Anarşizmin ünlü kuramcısı P: Fayeraband’tan aldığı bu kavramı, kendi mufazakar bilim karşıtlığının bir argümanı olarak ileri sürebilmektedir. Yeni müfredatlarla ilgili Sayın Bakanın açıklamalarını takip ettiyseniz sık sık eski müfredatların (cumhuriyetin başlangıcından itibaren) lineer mantığa dayandığını söylemektedir. Nedir bu? Şimdiye kadar bizim eğitimde izlediğimiz yol ilkel bir mantığa dayanmaktaymış! Newton’cu mantıktan Kuantumcu mantığa geçiyoruz iddiası ise gülünçtür. Newtoncu mantık ile Kuantumcu mantık, birbirini destekleyen bir özelliğe sahiptir. Newtoncu anlayışın öngördüğü belirlenimcilik (determinizm) bugün hala bilimin belirleyici özelliğidir. Newton mekaniğini, eğitimdeki bütün bu yanlışların nedeni göstermek, ancak bir deli saçması olabilir. Şaşırtıcı olan ezberciliğin esas alındığı dini eğitime övgü dizenlerin bunları söylemesidir. MEB Müsteşarı Prof. Dr. Nejat Birinci, 3 Nisan 2004 tarihinde İzmit’te yaptığı bir konuşmada “öğrenciye şiir ezberleteceğiz ve mezun olan her öğrenci en az 70 şiiri ezbere bilecek. Bilmenin temelinde mutlaka ezber vardır” (Radikal, 4 Nisan 2004) derken, acaba kimin eğitim anlayışını temsil etmekteydi? Kuantum fiziğindeki “belirsizlik ilkesini” bilginin geçerliliği noktasında referans alanlar, aynı duyarlılığı İmam-Hatip liselerinin programlarında yer verilen bilgiler için de alırlar mı acaba? Ayrıca bunları söyleyenlere “belirsizlik ilkesi”ne hangi yönteme dayalı bilimsel çalışmaların sonucunda ulaşıldığını sormak isterim. Ulusal eğitimin nasıl göz ardı edildiğini göstermek açısından yeni müfredatlarla ilgili Sayın Bakanın açıklamaları üzeride özellikle duruyorum. Güncel olması ve gelinen noktanın boyutlarını görmek açısından bunu yapıyorum. Yeni programı hazırlayanlar, önceki programlar için bazı iddialarda bulunmuşlardır. Bu iddiaların bazıları şunlardır: 1) Öğretmen merkezlidir, 2) Davranışçı esaslara dayanır, 3) Yoğun bir bilgi aktarıma dayanır, 4) Bütüncül olmaktan uzaktır, 5) Çoğulcu değildir, farklılıkları dikkate almaz, 6) Düz bir mantığa (yani Newton’cu) sahiptir. 7) Ezbercidir. Bunları arka arkaya koyduğumuzda, Türk eğitim sisteminin ders programlarının bütün kötülüklerin, başarısızlıkların sorumlusu olduğu gibi bir sonuç çıkmaktadır. Gerçekte söylenenler tam olarak doğru değildir. Bu iddialar, geçmişin dolayısıyla egemen ulusal eğitim anlayışının tam olarak yok sayılması anlamına gelmektedir. Hâlbuki program hazırlama, bir öncekinin eksiklerini tamamlayan, onu geliştiren bir faaliyettir. İşin tuhaf tarafı şudur: Bugünkü Talim Terbiye Kurulu Üyeleri arasında çok sayıda üye uzun zamandır görev yapmaktadır. Örneğin ilköğretim Fen Programı daha yakın zamanda değiştirilmiştir (1998 ve 2000 yılında) ve altında bu üyelerin de imzası vardır. (Dr. Veli Kılıç, İrfan Tanrıkulu gibi). Şu cümleler Bakanlığın 100 Temel Eser projesi için yayınladığı genelgede yer almaktadır: "İnsanlar çeşitli kabiliyetlerle donanımlı olarak yaratılmıştır. Ancak, bu kabiliyetler kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bunların fark edilmesi için, eğitimde bazı materyalleri kullanmak gerekir. Var olan bu kabiliyetlerin ortaya çıkması, çocukların ve gençlerin yaşlarına ve mizaçlarına uygun edebi değeri yüksek eserleri okumalarını sağlamakla mümkün olacaktır." Genelgede yer verilen "yaratılıştan kabiliyetlerle sahip olmak" tezi, bilimi kılavuz edinen ulusal eğitimin tezi olamaz. Bilim, "yaratılma" terimini "kalıtım" ya da "doğuştan sahip olunan fiziksel ve biyolojik özellikler" kavramlarıyla karşılar. Elbette bu benimseyiş, dinin ya da dini literatürün insan yaşamında veya toplumdaki varlığını reddetmek, yok saymak anlamına gelmemektedir. Olguları bilimsel düzeyde anlamanın ve çözümlemenin, dini anlama ve çözümleme ile birlikte ele alınmaması anlamına gelmektedir. Din ve Ahlak Bilgisi programından bir cümle: “Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olması gerektiğini benimser”. Dikkat edilirse “olması gerektiği” ifadesiyle bir kuşku dile getirilmektedir. Nedir bu kuşku? Denilmek isteniyor ki “laiklik her zaman din ve vicdan özgürlüğünün garantisi değildir, olması gerekir” Hâlbuki bu ilke şöyle yazılmalıdır: “Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olduğunu benimser.” Bu iki ifade arasında çok önemli fark bulunmaktadır. Atatürk, eğitim programlarının niteliğini nasıl olması gerektiği konusunda şu ilkeyi belirliyor: “Ulusumuzun bugünkü durumuna, toplumsal gereksinmelerine, çevrenin koşullarına ve çağın gereklerine uygun olması zorunludur”. Sayın Bakanın benimsediği ilke ise “gelişmiş ülkelerde hangi müfredat uygulanıyor ve başarılıysa biz onu alıyoruz”. Eğer, yer yüzünde ithal edilemeyecek bir şey varsa o da eğitimdir. Bu tez aynı zamanda ulusal eğitimin temel dayanaklarından biridir. Özellikle, ilk ve ortaöğretimin ulusallığı, hiçbir şekilde tartışma konusu yapılamaz, yapılmamalıdır. Türkiye’de ulusal eğitime saldırıların iki yönü bulunmaktadır. Birinci yön; eğitim ekonomi ilişkisi üzerinden; ikincisi, eğitimin çağdaş niteliklerinin içinin boşaltılması için dini inançlar üzerinden yapılmaktadır. Birincisinin tarihini 1968 ilköğretim programlarından başlatabiliriz. İkincisi ise daha eskiye dayanmaktadır ve Cumhuriyetimizle yaşıttır. Birinci grupta yer alanların temel tezi, eğitim sistemimizin ekonomi için gerekli donanımlara sahip insanı yetiştiremiyor olması iken ikinciler için, bireyin manevi dünyasının ihmal edildiğidir. Eğitimimizin bugünkü durumunu ulusal eğitimle bağlantılandırabilmek için şu soruya yalın ve açık bir cevap vermemiz gerekiyor. Bugünkü eğitim sistemi bize ait ve bizim için midir? Bu soruya tümüyle evet diyebilmek mümkün değil. Ulusal Eğitime Kimler Saldırıyor? Elbette ulusal eğitim, kendi başına salt bir pedagojik akımın adı değildir. Onu, bu türden akımlardan ayıran, bu akımları da içerecek biçimde eğitimin politik bir biçimlenişi olmasıdır. Ulusal eğitimin bu özelliği bugün birçok açıdan saldırıya maruz kalmaktadır. Özellikle toplumu ve insanı yeniden inşaa etmeye çalışan ve evrensel bir söylemi benimsemiş çeşitli siyasal akımlar için ulusal eğitim, aşılması gereken bir anlayıştır. Söz konusu saldırı odaklarını üç grupta toplayabiliriz. 1-Neo-Liberal Saldırılar İkinci dünya savaşının ertesinde gelişen bu akımla birlikte eğitimin ekonomik yönü sürekli gündemde tutulmuştur. Özellikle Milton Freidman’nın düşünceleri bu konuda önemidir. Yeni liberalizmin manifestosu sayılan ünlü “Kapitalizm ve Özgürlük” kitabında eğitime özel bir bölüm ayırmıştır. Özetliyorum: Temel öğretimin bütünüyle devlet organları eliyle kar gütmeyen veya parasız yapılması yanlıştır. Eğer aile, giderini karşılayamadığında konutunu satarak bu giderini karşılıyorsa, çocuğunun eğitim masrafını karşılayamıyor diye devletin aileden çocuğunu alması kendisinin okutması, istediği gibi biçimlendirmesi arzu edilir bir durum değildir. Aileler ihtiyaç duyuyorlarsa onlara yardım programları uygulanır. Eğitim hizmetleri kar amacı güden veya bu amaca sahip olmayan kuruluşlar aracılığıyla yürütülür. Devletin görevi en az düzeyde eğitimin içeriğinin ve standartlarının belirlenmesiyle sınırlıdır.Etki açısından okulların özelleştirilmesi ana babalar için seçenekler dizisini genişletir. Var olan durumda onlar çocukları için okul seçmekte özgür değillerdir.Devlet eliyle eğitimin birleştiricilik savı geçerli değildir. Çünkü iyi okullar zaten zengin mahallerde bulunmaktadır. Oysa az bir yardımla fakir ama zeki çocuklara iyi okullarda okutulma fırsatı sağlanabilir.Bu nedenle en haklı sayılabilecek düzenleme, hiç olmazsa ilk ve orta öğretimde çocuklarını özel okula göndermeyi seçmiş ana babalara devlet okulundaki tahmini eğitim maliyetine eşit bir bedel, en azından bu bedelin onaylanmış bir okulda harcanması koşuluyla devletçe ödenmesidir.Eğitimde bir dolar harcıyorsak karşılığında ne elde ediyoruz. Lüks binalara, bunların arsalarına yapılan yatırımları eğitim yatırımı olarak tanımlayamayız. Kimi yaratıcılığı geliştirdiği düşünülen sepet örme, toplumsal danslar gibi yapmacık gösterilere harcama yapılması yanlıştır. Veliler istiyorlarsa kendileri yaparlar. Devletin vergiler aracılığı ile elde ettiği paranın bu yapmacık amaçlara harcanması kabul edilemez.Öğretmenlerin ücretlerinde sorun, ücretlerin düşük olması değildir. Tek tip olmasıdır. Esnek olmamasıdır. Zayıf öğretmenler yüksek ücret alabildikleri gibi iyi öğretmenler bu sistemde düşük ücret alabilmektedirler. Ücret tarifeleri, yetenekten çok alınmış diplomalara, kıdemlere dayanır.Devlet okulları başlangıçta ABD örneğinde olduğu gibi herkesin analaşabileceği bir dili yerleştirmiştir. Bu işlevi özel okullar devralabilir.Devlet elindeki okulları eğitim araç ve gereçleri özel girişimlere satarak, özel girişimin güçlendirilmesi ve geçiş sürecini sancısız atlatılmasını sağlayabilir. Neo liberalizmin bu tezleri, ulusal eğitimin Fransız Devrimi sonrasında benimsediği “eğitimin temel bir insan hakkı” olduğu, ancak eğitim yoluyla insanın kendi gereksinimleri sağlayabileceği, devletin okullaşma aracılığıyla bireyin bu yeteneklerinin gelişmesini sağlayarak fırsat eşitliği ilkesini hayata geçireceği, zenginlerin imtiyazsız olmaları tezinin tam karşısında yer alır. Türkiye, bu sürece girmiştir. AKP iktidarıyla, bu süreç hızlanmıştır. Okul binalarının satılmasıyla ilgili kanun, son olarak komisyondan geçmiş olan Özel Öğretim Kurumları yasa tasarısının arkasında bu tezler bulunmaktadır. Yüksek Öğretim alanındaki Vakıf üniversitelerine bu açıdan bakılmalıdır. Bu tezler doğru bile olsa, insanların çocuklarını iyi bir özel öğretim kurumunda devlet desteğine rağmen okutabilmesi mümkün değildir. Örneğin TED Kolejinin ücreti 30 milyardır. Devletin bu okul için, 30 milyar vermesi mümkün olmadığına göre, bu tür uygulamaların anlamlı bulunması söz konusu değildir. 2- Mufazakar Saldırılar Mufazakarlık daha çok okul programlarının dini ve ahlaki yönlerinin toplumun genel tavrı ile uyumlu olmadığı tezinden yola çıkar. Mufazakarlığın ulusal eğitime saldırısı genellikle müfredata ve eğitimin informel yönüne yönelik olmakta. Eğitimin temelde bir iletişim olduğu varsayımı çerçevesinde, bu iletişimin, mufazakarın kendi dünya algısıyla uyumlu olması gerektiğini dile getirirler. Bu nedenle mufazakar, eğitimde kadroları en az programlar kadar önemser. Bu durum, liberal iktidarlara oranla mufazakar iktidarların neden kadrolaşmayı önemsediklerini gösterir. 3- Yeni Solun Saldırıları Yeni sol, eğitimi bireyi özgürleştiren, onu gerçek anlamda sosyalleştiren, toplum içinde fırsat eşitliğini kullanmada uygun hale getiren zorunlu bir faaliyet olarak görmez. Eğitimi, en genel anlamıyla toplumdaki bütün eşitsizliklerin, geriliklerin yeniden üretilmesini sağlayan ideolojik bir aygıt olarak ele alır. Öğretmen, kitap, müfredat, bu ideolojik aygıtın somutlaşmış halidir. Ulusal eğitime şu temelde bir eleştiri getirir: “Eğitimi, çocuk üzerinde bir tür verme-alma ilişkisi olarak görür. Okul aracılığı ile verir ve verdiğinize uygun davranışları alırsınız. Birey sizin için sadece geleceğinizin teminatı bir öznedir. Kendisi yoktur.” Bu tezlerin kimi haklı yönleri olsa da ulusal eğitimin, tümüyle böyle özellikler gösterdiğini savunamayız. Düzene uygun kafalar yetiştirilmesi olarak tanımlanıyorsa ulusal eğitim, şu soruyu sormak hakkımızdır, bu tezlerin sahipleri nasıl oluyor da bunun dışında kalabiliyorlar? Yeni sol da tıpkı yeni liberalizm gibi devletin belirleyici gücünün azalmasını ister. Bu üç akımında küreselleşmeyi tezlerinin bir dayanağı olarak gördükleri söylenebilir. Liberalizm, yerelleşmeyi, muhafazakarlık dinsel değerlerin evrenselleşmesini, ulusal olmanın geçersizliğini küreselleşme bağlamında tanımlamaktadır. Sonuç Buraya kadar söylediklerimizin ışığında ulusal bir eğitimden mi yoksa eğitimin ulusallaştırılmasından mı söz etmemiz gerektiği önemli bir sorudur. Öyle ya, eğitimle ilgili bilgiler, en azından bilimsel düzeyde evrensel nitelikte üretebilmektedir. Bu durumda ikincisinin geçerli olduğu söylenebilir. Kanımızca bu işin kolayına kaçmak olur. Çünkü, eğitimle ilgili bilgi, nerede üretilirse üretilsin, herhangi bir dile çevrildiğinde verili kültüre göre anlam kazanmakta. Geniş anlamda, eğitimin toplumsallaşmaya indirgenebilir olması da göz önünde bulundurulduğunda doğru kavramlaştırmanın ulusal eğitim, olduğunu düşünmekteyiz. 2 Mayıs 2006
Selahattin Ertürk, Eğitimde Program Geliştirme 1972, Ankara, s.9-11 Bu ilkeler, Atatürk’ün eğitimle ilgili sözleriden çıkarılmıştır. M.Freidman, Kapitalizm ve Özgürlük, Altın yayınları, 1988 İstanbul
|